Erkan UREL
12 Eylül’ün toplumu bütünüyle siyasetsizleştiremediğini ilk bölümde söyledik. Fakat buradan, darbenin yarattığı siyasal ve toplumsal düzenin askerlerin kışlalarına dönmesiyle ortadan kalktığı sonucu da çıkarılamaz. Bugünü anlamak için iki kolaycılıktan kaçınmak gerekiyor: Birincisi, bugünkü devleti 12 Eylül devletinin hiç değişmeden devamı olarak görmek; ikincisi ise seçimlerin yeniden yapılmaya başlamasıyla darbeyle kurulan düzenin sona erdiğini düşünmek. Devlet biçimleri, egemen sınıf blokları, uluslararası ilişkiler ve güç merkezleri değişir. Süreklilik aynı kurumların veya aynı kadroların değişmeden kalmasında değil; sınıf egemenliğinin farklı tarihsel koşullarda hangi yeni araçlarla yeniden kurulduğunda aranmalıdır.

12 Eylül’ün oluşturduğu anayasal ve kurumsal çerçeve uzun yıllar varlığını sürdürdü. Fakat zaman içerisinde eski vesayet mekanizmaları çözülürken bunların yerini kendiliğinden daha demokratik bir devlet almadı. Özellikle 2000’lerin ikinci yarısından itibaren devlet içerisindeki güç dengeleri hızla değişirken, 15 Temmuz sonrasında ilan edilen OHAL ve ardından Türk tipi başkanlık sistemine geçiş bu dönüşümü başka bir aşamaya taşıdı. Parlamento ve siyasal temsil mekanizmalarının ağırlığı azalırken karar süreçleri giderek yürütme çevresinde merkezileşti. Yürütme yalnızca daha fazla yetki kazanan bir devlet organı olmaktan çıkıp devlet kurumları arasındaki ilişkiyi kendi etrafında yeniden düzenleyen bir konuma yerleşti. Bu dönüşümü yalnızca “yürütmenin güçlenmesi” olarak değil, “yürütmenin devletleşmesi” olarak düşünmek bugünkü devlet biçimini anlamak açısından daha açıklayıcıdır.[3]
Bu değişim, devletin sınıfsal niteliğinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine, sermaye birikiminin ihtiyaçları, emeğin disiplin altına alınması ve toplumsal muhalefetin sınırlandırılması yeni devlet biçiminin maddi zeminini oluşturmaya devam ediyor. Ancak bu ilişkinin kurulma biçimi değişmektedir. Kararların giderek daralan bir siyasal merkezde toplanması, devlet kaynaklarının sermayenin belirli kesimleriyle kurulan ilişkiler içerisinde dağıtılması, büyük altyapı projelerinden kamu ihalelerine kadar ekonomik alanın siyasal iktidarla iç içe geçmesi, bugünkü merkezileşmenin yalnızca hukuki veya yönetsel bir mesele olmadığını gösteriyor. Devlet biçimindeki dönüşümü sermaye ilişkilerinden bağımsız okumak, faşistleşmeyi yalnızca iktidarın sertleşmesine indirgemek anlamına gelir.
Bu noktada Kürt sorunu tali bir başlık olarak ele alınamaz. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt halkının ulusal, siyasal ve kültürel taleplerinin esas olarak bir güvenlik sorunu biçiminde görülmesi, devletin zor aygıtlarının gelişiminde ve olağanüstü yönetim tekniklerinin üretilmesinde kurucu bir rol oynadı. Özellikle 1990’larda Kürt illerinde savaş, OHAL, köy boşaltmaları, faili meçhuller ve siyasal alanın güvenlik politikalarıyla kuşatılması yalnızca belli bir coğrafyaya ait geçici uygulamalar olarak kalmadı. Bir bölgede olağanlaştırılan olağanüstü yönetme biçimleri, sonraki dönemlerde farklı toplumsal kesimlere karşı kullanılabilecek bir devlet tecrübesi yarattı.
Kayyım uygulaması bunun en görünür örneklerinden biridir. Yıllarca öncelikle Kürt halkının seçilmiş yerel iradesine karşı uygulanan bu yöntem zaman içerisinde başka belediyelere doğru genişledi. Burada mesele yalnızca belediye başkanlarının görevden alınması değildir. Daha temel sorun, sandıktan çıkan iradenin devletin idari ve yargısal aygıtları tarafından hangi koşullarda geçersizleştirilebileceğinin giderek genişleyen bir siyasal pratiğe dönüşmesidir. Kürt halkına karşı kullanılan olağanüstü yönetim araçlarının daha sonra ülkenin geri kalanındaki siyasal mücadelelere doğru genişleyebilmesi, devlet biçimindeki süreklilik ile dönüşümün birlikte nasıl işlediğini gösteriyor.
Bu nedenle bugünkü faşistleşmeyi klasik Alman veya İtalyan faşizminin bir kopyasını arayarak anlamak mümkün değildir. Faşizm yalnızca tek bir liderin dili, iktidar partisinin ideolojisi, sokaktaki açık faşist hareket veya polis şiddetinin toplamı değildir. Asıl mesele devlet biçiminin dönüşümüdür: zor ve ideolojik aygıtların yeniden düzenlenmesi, yasama-yürütme-yargı ilişkisindeki değişim, iktidar blokunun yeniden kuruluşu ve toplumsal muhalefetin giderek bir siyasal muhatap olmaktan çıkarılarak güvenlik meselesi haline getirilmesi. Günümüz faşistleşmesi neoliberalizmin yarattığı toplumsal çözülme, sermaye birikiminin krizleri ve Türkiye’nin kendi tarihsel devlet biçimi içerisinde şekillenmektedir.[4]
Bugünkü devlet pratiğine baktığımızda bu tartışmanın soyut olmadığı görülüyor. Toplantı ve gösterilerin idari kararlarla yasaklanması, meydanların ve kent merkezlerinin dönem dönem siyasal faaliyete kapatılması, grevlerin “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelenmesi, sendikal mücadelelerin yalnızca patron baskısıyla değil kolluk ve yargı mekanizmalarıyla da karşı karşıya bırakılması, seçilmiş siyasetçilerin yargısal ve idari yöntemlerle siyaset dışına itilmesi birbirinden tamamen bağımsız olaylar değildir. Her birini tek başına “darbe” olarak tanımlamak gerekmez. Asıl önemli olan, geçmişte olağanüstü dönemlere özgü görülen müdahale biçimlerinin giderek olağan devlet mekanizmaları içerisinden üretilebilmesidir.
19 Mart 2025’le başlayan süreç bu açıdan önemli bir eşik oluşturdu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması ve ardından tutuklanmasıyla başlayan süreç yalnızca CHP’nin ya da bir belediye başkanının karşılaştığı hukuksuzluk olarak görülemez. İstanbul’da toplantı ve gösterilerin yasaklanması, protestoların ülkenin farklı kentlerine yayılması, kitlesel gözaltılar ve soruşturmalar, siyasal krizin hızla güvenlik alanına taşındığını gösterdi. Buradaki temel mesele seçimle ortaya çıkan siyasal iradenin hangi sınırlar içerisinde hareket edebileceğinin devletin idari, yargısal ve güvenlik aygıtları tarafından yeniden belirlenmeye çalışılmasıdır.
Bu sürecin en güncel örneklerinden biri Üsküdar’da yaşandı. Seçilmiş belediye başkanının tutuklanarak görevden uzaklaştırılmasının ardından yapılan başkanvekilliği seçimini muhalefetin adayı kazanmış, ancak seçim yargı kararıyla yenilenmişti. Yenileme öncesinde yaşanan tutuklamalar ve dört belediye meclisi üyesinin iktidar partisine geçmesiyle meclis aritmetiği değişti; ikinci seçimde belediye yönetimi AKP’ye geçti. Burada yaşananı yalnızca bir belediyenin el değiştirmesi olarak görmek mümkün değildir. Sandıkta kaybedilen bir siyasal mevzinin, yargı ve idare mekanizmalarının devreye girdiği bir süreç sonunda yeniden iktidarın denetimine geçmesi, seçimlerin varlığının tek başına halk iradesinin belirleyiciliğini güvence altına almadığını gösteriyor. Üsküdar örneği, 12 Eylül’den bugüne tartıştığımız sürekliliğin güncel biçimlerinden birini de görünür kılıyor: sandık ortadan kaldırılmadan seçimle oluşan irade sınırlandırılabiliyor, olağanüstü müdahale biçimleri olağan devlet işleyişinin parçası haline gelebiliyor.
Fakat 19 Mart’tan çıkarılacak sonuç eski parlamenter düzene veya liberal hukuk devletinin önceki biçimine geri dönmekle sınırlanamaz. Demokratik hakların, seçme ve seçilme hakkının, toplantı ve gösteri özgürlüğünün savunulması elbette antifaşist mücadelenin vazgeçilmez parçalarıdır. Ancak mücadelenin ufku yalnızca düzenin önceki işleyişini yeniden kurmaya indirgenirse, işçi sınıfı ve ezilenlerin bağımsız siyasal iradesi bir kez daha düzen muhalefetinin sınırları içerisinde kalır. 19 Mart’ın açığa çıkardığı esas soru yalnızca hukukun yeniden nasıl işletileceği değil, bu rejimin karşısında hangi toplumsal gücün kendi bağımsız siyasetini kuracağıdır.
Bu soru aynı zamanda son yıllarda sıkça karşılaştığımız bir başka yanılgıyı da aşmayı gerektiriyor. Faşizme karşı mücadele yalnızca baskıya uğrayan kesimlerin kendi hak alanlarını savunduğu birbirinden bağımsız mücadelelerin toplamı olamaz. İşçi grev yasağına, öğrenci gözaltılara, kadın erkek şiddetine ve gerici politikalara, Kürt halkı kayyıma ve inkâra, köylü toprağının gaspına, kentli yaşam alanının talanına karşı direniyor. Fakat devlet bütün bu mücadeleleri birbirinden kopuk görmüyor; aynı yönetme bütünlüğü içerisinde karşılıyor. Toplumsal muhalefetin ise aynı bütünlüğü kuramaması, devletin siyasal üstünlüğünün kaynaklarından biri haline geliyor.
Maraş, Çorum ve daha sonra Sivas’ın hafızadaki yerini de bugünden kopararak düşünemeyiz. Bunlar aynı tarihsel olayın ardışık halkaları değildir; farklı dönemlerin ve farklı siyasal koşulların ürünleridir. Ancak Alevileri hedef alan mezhepçi-faşist şiddetin toplumsal muhalefeti parçalamakta ve farklı halk kesimleri arasında düşmanlık üretmekte nasıl işlev görebildiğini gösterirler. Sivas’ın 12 Eylül’den on üç yıl sonra yaşanması ayrıca önemlidir. Askerî yönetimin sona ermesi, karşıdevrimci şiddeti mümkün kılan siyasal ve ideolojik zeminin kendiliğinden ortadan kalkmadığını gösterir.
Burada toplumsal hafızayı yalnızca korkunun aktarımı olarak düşünmek de yanlış olur. Bir kuşağın yaşadığı baskı sonraki kuşağın ihtiyatına dönüşebilir; fakat bir kuşağın direnişi de sonraki kuşağın mücadele hafızasına dönüşür. 15-16 Haziran yalnızca 1970’in değildir. Bahar Eylemleri yalnızca 1989’un, madenci yürüyüşü yalnızca 1991’in, Gezi yalnızca 2013’ün değildir. Bunların her biri toplumun kolektif hareket etme kapasitesinin sonraki kuşaklara bıraktığı imkanlardır. Darbelerin ve katliamların hafızası kadar, onları aşmaya çalışan mücadelelerin hafızası da bugünün siyasal kuruluşunun parçasıdır.
İşte tam burada “80’ler ben” akımındaki ironi yeniden karşımıza çıkıyor. Yapay zekâ birkaç saniye içinde bize 80’lerin saçını, kıyafetini ve fotoğraf rengini verebilir; fakat 80’lerin asıl mirası fotoğraf karesinde görünmez. O miras sermaye ile emek arasındaki güç ilişkisinde, devletin toplumla kurduğu ilişkide, örgütlenmenin önüne çıkarılan engellerde, birkaç kuşağın kolektif mücadele konusunda taşıdığı tereddütte ve neoliberalizmin hayatın merkezine yerleştirdiği bireysel kurtuluş düşüncesinde yaşamaya devam ediyor. Fakat aynı tarih 68’in politikleşen gençliğini, 15-16 Haziran’ı, 70’lerin işçi hareketini, Bahar Eylemlerini, Kürt halkının direnişini, kadın hareketini, Gezi’yi ve bugün yeniden politikleşen gençliği de taşıyor.
Bu nedenle geçmişle kurulacak ilişki ne nostaljiye ne de yenilgi duygusuna hapsedilebilir. 12 Eylül’ü yalnızca Kenan Evren ve generallerin yönettiği kapanmış bir dönem olarak görmek bugünkü devleti anlamayı zorlaştırdığı gibi, bugün karşılaştığımız her baskı biçimini 12 Eylül’ün değişmeden devamı saymak da tarihsel dönüşümü görünmez hale getirir. Asıl mesele sınıf egemenliğinin, devlet biçiminin ve karşısındaki toplumsal güçlerin hangi yeni biçimler içerisinde yeniden kurulduğunu kavrayabilmektir.
Bugün devrimci hareket açısından sorun da tam burada ortaya çıkıyor. İşçi hareketini, Kürt halkının mücadelesini, kadın hareketini, gençliği, ekoloji mücadelelerini ve diğer ezilen dinamikleri birbirine dışarıdan “dayanışan” ayrı alanların toplamı olarak görmek yeterli değildir. Bu mücadelelerin özgünlüklerini eritmeden ortak siyasal içeriğini açığa çıkarmak; işçi sınıfının sermaye karşısındaki bağımsız konumunu ezilenlerin mücadeleleriyle buluşturabilecek ortak bir devrimci irade yaratmak gerekiyor.
Bu da geçmişteki örgüt modellerini bugüne yeniden giydirmekle kurulamaz. Yeni kuşakların politikleşmesini, işçi sınıfının değişen bileşimini, Kürt halkının özgürlük mücadelesini, kadın hareketinin, gençliğin ve ekoloji mücadelelerinin biriktirdiği yeni mücadele biçimlerini içine alamayan bir devrimci siyaset, kendi tarihine ne kadar bağlı olduğunu söylerse söylesin bugünün ihtiyaçlarına yanıt veremez. İhtiyaç, eski yapıların yan yana gelmesinden değil, farklı mücadelelerin kendi özgünlüklerini korurken ortak bir devrimci strateji ve siyasal irade yaratabilmesinden doğuyor.
O halde bugün esas soru “80’lerde nasıl görünürdük?” değildir. Asıl soru, 80’lerden bugüne sermaye düzeninin ve devletin nasıl yeniden kurulduğu, toplumun nasıl değiştirilmeye çalışıldığı ve bütün bu müdahalelere rağmen mücadele damarının neden ortadan kaldırılamadığıdır. 12 Eylül’le gerçek hesaplaşma yalnızca darbeyi lanetlemek veya geçmişte kaybedilen demokratik kurumları geri istemekle tamamlanamaz. Hesaplaşma, darbenin parçalamaya çalıştığı kolektif siyasal gücün bugünün koşullarında yeniden kurulmasıyla mümkündür.
Bunun yolu da geçmişin biçimlerini kutsamaktan değil; işçi sınıfının ve bütün ezilenlerin kendi bağımsız güçlerini ortaklaştırabilecekleri birleşik bir devrimci siyaset zeminini yaratmaktan geçecektir.
Kaynaklar
[3] İlhan Yıldırım, “Alaturka Faşizm – Türk Tipi Başkanlık Sistemi ve Devletin Yeniden Yapılandırılması”, Birleşik Siyaset, çevrimiçi yazı, erişim: 08 Eylül 2026. [4] Şebnem Oğuz, “AKP’li Yıllarda Siyasal Rejimin Dönüşümü: Çelişkili Bir Süreç Olarak Yeni Faşizm”, Toplum ve Hekim, Cilt 38, Sayı 2, Mart-Nisan 2023, s. 106-125
Birleşik Siyaset