Ergün ŞİMŞEK
Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ya da bu üç ilkenin bütünleştirildiği toplumsal yapı olarak sosyalizm uğruna yürütülen mücadelenin her döneminde güncelliğini koruyan konularından biri, birliktelik sorunsalı olmuştur. Bu konu, iki alt başlık çerçevesinde şekillenmektedir: Ekonomik-Politik sistemin kıskacına aldığı farklı toplumsal kesimlerin birliğini sağlamak ve mücadelenin ezilenler tarafında yer alan siyasal yapıların güçlerini birleştirebilmek.
İlk başlık, mücadeleyi sürdüren kurumların örgütsel şemalarını tanımlayan, yanı sıra da teorik yönü pratik yönünden daha baskın olan kaidelerle ilintilidir. Bu anlamda stratejiye dairdir. İkinci başlığın ise ilkinin tersine pratik yönü baskındır. Politik süreçle, güç dengeleriyle ve/veya politik süreç içinde yer alan örgütlerin konumlanışlarıyla ilintilidir. Dolayısıyla taktiğe dairdir.
Burada alt başlıklarca tanımlanan olguların biri diğerinden bağımsızmış gibi görünmesi yanıltıcıdır. Çünkü taktiğin stratejiye tabiiliği iki olgu arasında diyalektik bir bağlantıyı ortaya koyar. Başka bir ifadeyle söz konusu tabiiyet ilişkisi nedeniyle pratik üstyapıya dair problemler bağırlarında teorik altyapıdan ileri gelen handikapları da taşır. Bu da siyasetler arası birlik ve birleşik mücadele sorununun oldukça çetrefilli bir durum arz ettiği gerçeğine bizi götürür. Tarih sayfalarında yer almış pek çok olay, bahsi geçen gerçeği ispatlayan birer örnektir.
Bu örnekler arasında en özgün ve öznel olanı muhtemelen “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” pratiğidir. Özgündür; Sosyalizm mücadelesinde farklı ülkelerdeki devrimci kurumların uluslararası düzeyde birliğini bir dönem için sağlamış olan Komintern (Üçüncü Enternasyonal) tarafından geliştirilmiş ve yürütülmüştür. Bir yönüyle sosyalistlerin küresel ölçekte ilk politika örgütleyişleri, ilk birleşik siyaset deneyimleridir. (Birinci ve İkinci Enternasyonal böylesi bir seviyeye ulaşmamıştır.) Aynı zamanda özneldir; ortaya çıktığı döneme ait koşullar, devrimci hareketlerin stratejik perspektifleri ve örgütlenme tarzları uyarınca biçimlenmiştir. Bu yönüyle günümüzde bir kez daha gündeme gelen birleşik siyaset yürütme tartışmalarına veya Faşizme karşı yeni bir ortak cephe kurma çağrılarına cevap oluşturmaz. Ancak farklılıkları kavrama ve bugünün birleşik siyaset modelini tasarlayıp hayata geçirme noktasında bir referans olarak taşıdığı değer inkâr edilemez.
Geçmişin “Faşizme Karşı Birleşik cephe” pratiğinin diğer bir önemli niteliği, döneminin teorik (stratejik) altyapı/ Politik (taktiksel) üstyapı diyalektiğini olağanca açıklığıyla ortaya sermiş olmasıdır. Özellikle Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) karar süreçlerindeki belirleyiciliği, Demokratik-Merkeziyetçilik ilkesinde merkeziyetçi karakterin baskınlık ve süreklilik göstermesi, sürecin tüm aşamalarındaki başlıca nitelik olmuştur. Üstelik bu nitelik, genelde, birleşik cepheyi öremeyen Komintern’in, özelde, ülkelerinde faşizmin iktidarı ele geçirişine engel olamayan siyasi yapıların yaşadıkları yenilgide oldukça önemli bir pay tutmuştur. O halde günümüzün birleşik siyaset perspektifini örgütleme çabasında geçmişin en çarpıcı deneyiminin analizi, yolun elzem adımı olacaktır.
KOMİNTERN VE “BİRLEŞİK CEPHE” TAKTİĞİ
Komintern 1919 martında SBKP’nin girişimleriyle kurulur. Kuruluş amacı kendisinden önceki Komünist Enternasyonal oluşumlarının da temel dayanağı olan “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” sloganını somut bir olgu olarak inşa etmektir. Bu inşa hem devrimci mücadelenin küreselleşme zorunluluğunu karşılayacak, hem de karşı devrimci çember içinde sıkışan Sovyetler Birliğine uluslararası desteğin kanallarını açacaktır.
Böylece 1921 Ekiminde, Faşizm sert yüzünü göstermekle birlikte henüz hiçbir ülkede iktidarı ele geçirmemişken “Birleşik Cephe” politikası bir çağrıyla başlatılır. Komintern’in sosyalistlerle komünistlerin hem parti hem de sendika düzeyinde ortak eylemlerde bulunmasına yönelik bu çağrısı, kimi muhalif sesleri de yükseltmiştir. İtalyan Komünist lider Amadeo Bordiga çağrıya karşı çıkan üyelerin başında gelir. “Bordiga gibi Gramsci de ‘tavandan bir birleşik cephe oluşturulmasına’ yani PSI ( İtalya Sosyalist Partisi) yoluyla resmi bir birlik kurulmasına karşı çıkar ve Komintern’in ülkeler arasındaki farklılıkları hesaba almaksızın merkeziyetçilik gibi politikaları dikte etmesini eleştirir. Ancak Bordiga’nın tersine Komintern’i açıkça karşısına almayı istemez ve PCDI’nın (İtalya Komünist Partisi) temsilcisi olarak bir süre Moskova’da kaldıktan sonra bir yandan tikel ulusal koşulların büyük bir titizlikle keşfedilip ortaya çıkarılmasına dayanan bir parti stratejisine gerek duyulduğunu savunurken bir yandan da disiplinli bir enternasyonalizme giderek daha fazla öncelik verir.”[1] Muhaliflerin itirazlarına rağmen 1922’de gerçekleştirilen dördüncü kongrede Birleşik Cephe Taktiği uluslararası komünist politikanın temel parçası olarak deklare edilecektir.
Merkeziyetçi politika anlayışına itirazlar henüz tükenmemişken, sosyal demokrat partilerin ortak platformlardan çıkartılma süreci başlar. Komintern’in son genel sekreteri Georgi Dimitrov daha 1923 yılında sosyal demokrasiyi sınıf işbirliği eleştirisi üzerinden mâhkum etmeye başlamıştır: “Çünkü kesinlikle belirtilmelidir ki birleşik cephe ve sınıf işbirliği aynı olmaktan çok, aksine karşıt, bir araya gelmeyecek iki ayrı taktiktir. (…) Diğer yandan sınıf işbirliği kitleleri burjuvaziye teslim eder. Burjuvazinin sınıf pozisyonunu sağlamlaştırır. (…) Ve birleşik cephenin kurulması için ilk ve kaçınılmaz şart burjuvazi ile sınıf işbirliği taktiklerinin tamamıyla reddedilmesi, ve Demokratik Birlik ve Ulusal Liberal Parti ile hükümet koalisyonunun dağılmasıdır.”[2]
Sosyal demokratlarla faşistleri aynı kefede değerlendirmek 1924 de Komintern içinde artık yaygın kabul gören bir anlayış haline gelmiştir. “Bordiga Temmuz ayındaki V. Kongrede şu sözleri sarf edecektir: ‘Bütün burjuva partileri, özellikle de sosyal demokrasi faşist karakter kazanıyor.’ Stalin de aynı yılın Eylül ayında sosyal demokrasiyi nesnel açıdan bakıldığında faşizmin ılımlı kanadı (sosyal faşizm) olarak adlandıracaktır”[3] Komintern’in sosyal demokrasiyle bağları, Stalinist ideolojiyi benimsemesiyle orantılı incelir. Nihayet 1929’da Üçüncü dönem adı verilen safha başladığında sosyal demokrasiyle yapılabilecek her türlü işbirliği tümden reddedilir.
Üçüncü dönemin ve Stalinist aşamalı devrim doktrinin etkileri Avrupa’dan ziyade özellikle Latin Amerika’da yakıcı olacaktır. Latin Amerika’da Antonio Mella (Küba) ve Carlos Mariategui’nin (Peru) Komintern’e tabi olmayı reddeden yaklaşımları azınlıkta kalmaktan kurtulamamıştır. Arjantin Komünist Partisinin başını çektiği bir grup parti 1930’ların başlarından itibaren Komintern çizgisinin katı bir izleyicisi olmuş, kıtanın benzer Komünist partilerini peşleri sıra sürüklemişlerdir. Üçüncü dönem çizgisindeki bu partiler pek çok başarısızlığa yol açan politik tutumlarından vazgeçmeyişin bedelini kendilerine birer tepki hareketi olarak gelişen ve geniş bir halk cephesi kurma fikriyle biçimlenen ulusal kurtuluş hareketlerine önderliği bırakarak ödemişlerdir. Dönemin tek istisnası konumundaki El Salvador Komünist Partisince 1932’de Farabundo Marti önderliğinde gerçekleştirilen halk ayaklanmasının Kominternden özerk yürütülen bir silah mücadele olduğu burada bilhassa belirtilmelidir.
Yaklaşan İkinci Dünya Savaşının karanlığından kısmen uzakta kalan Latin Amerika devrimcileri Komintern’in Stalinist ideoloji diktesi ekseninde yürütülen siyasetin kıta gerçekliğine uymayışıyla boğuşurken Avrupa’yı Faşizm rüzgarı kasıp kavurmaktadır. 1922’de Mussolini’nin İtalya’da iktidara gelişiyle ilk büyük başarısını elde eden küresel faşist hareket 1923’de Bulgaristan, 1932’de Portekiz, 1933’de Almanya 1934’de Avusturya ve 1939’da İspanya’da kurulan iktidarlarla yayılır. İktidara yükselemediği Hollanda, Finlandiya, Belçika, Yunanistan gibi ülkelerde ise Faşizm önemli güç birikimi kazanır.
Tüm bu yenilgiler Avrupa’da Komintern’i sürdürmekte olduğu “sınıfa karşı sınıf” perspektifinin katılığından 1930’lu yılların ilk yarısı boyunca uzaklaştırmaz. 1934’de genel sekreterliğe getirilen G. Dimitrov aynı yıl yayınlanan makalesinde söylemini sertleştirmiş vaziyettedir: “Sosyal demokrat partilerin içindeki sol unsurlar demagojik ifadelerle, sosyal demokrat işçilerin birleşik cephe saflarına geçişten etkilenmelerini ve sosyal demokrat kitlelerin daha fazla devrimci eyleme katılmalarını önlemeye çalışmaktadırlar.”[4] Fakat bir yıl sonra yayınladığı başka bir makalede bir yumuşamanın ipuçlarını verir.
“Sosyal demokrat önderler burjuvaziyle sınıfsal işbirliğine gitti ve burjuvazi saldırıya geçtiği için emekçi sınıfı bölündü, siyasal ve örgütsel bütünlüğünü yitirdi. Böylelikle faşizm rahatlıkla yönetimi ele geçirdi. (…) Bütün vahşetiyle ve barbarlığıyla faşist Almanya son çözümlemede sosyal demokrasinin burjuvazi ile sınıfsal işbirliğine gitme siyasetinden doğmuştur. (…) Burjuvaziye taviz veren hükümetler olarak tanınan sosyal demokrat hükümetlere karşı kesin muhalefette olma eğilimimiz herkes tarafından bilinmektedir. Bununla birlikte sosyal demokrat bir hareketin ya da burjuva partileriyle koalisyon durumunda olan bir hareketin varlığının, belli meselelerde sosyal demokratlarla kuracağımız birleşik cephe için bir engel teşkil etmeyeceği kanısındayız”[5]
Reformistliğiyle yetinilmeyip sosyal faşist addedilen sosyal demokrasiyle kısmi de olsa yeniden ittifak kurmaya yeşil ışık yakılması politik bir manevra ve/veya yumuşamadan ziyade zorunda kalmışlığa benzemektedir. Çünkü ne merkeziyetçi yapılanmanın yukarıdan aşağıya işleyiş dinamiklerinde ne de aşamalı devrim doktrininde bir kırılma yaşanmıştır. Öyle ki, Troçkistlere karşı takınılan düşmanca tutum, Troçkist partilerin Üçüncü Enternasyonalden koparak 1938 yılında dördüncü Enternasyonali kurmalarına varacak, ilk büyük sarsıntısını yaşayan organizasyon İkinci Dünya Savaşı’nın karmaşası içinde 1943’te tamamen çözülecektir.
Tarihin kaprisidir ki Kominternin tek merkezden idare anlayışı, Avrupa’da Faşizme karşı gerçek anlamda bir birleşik cephe kurabilmenin tüm nesnel koşullarına sahip olan İspanya’nın yenilgisine kapıyı açan olayları doğurmuştur. Troçkist eğilimleri nedeniyle düşmanlaştırılan Marksist Birleşik İşçi Partisi (POUM), anarko sendikalist mücadele yürüten ve İspanya’nın en geniş işçi katılımına ulaşan Ulusal İşçi Konfederasyonu (CNT) iç savaşın ortalarından itibaren Komintern yardımlarından muaf tutulmuştur. Ayrıca bununla yetinilmemiş, SBKP ‘den maddi destek alan ve Komintern üyesi olan İspanya Komünist Partisi (PCE) üzerinden POUM ve CNT başta gelmek üzere ülkenin diğer devrimci yapıları üzerinde baskı kurulmuştur. İç savaşın cumhuriyetçiler kampında bir araya gelen tüm örgütler İspanya Komünist Partisi’nin yönetimi altında düzenli ordu teşekkülüne katılmaya ve kendilerini feshe zorlanmış ya da yasadışı ilan edilme ikilemiyle baş başa bırakılmıştır. Böylece 1936’da kazanılan zafer, ardından da iç savaşın ilk bir buçuk yılında sağlanan ilerleme hızla geri çekilmeye ve 1939 da faşist Franco güçleri karşısında cumhuriyetçilerin dağılmasına varmıştır.
Bu tarihsel kesitin ortaya çıkardığı panoramayı netleştirmek için, gelinen aşamada Komintern pratiğinin geliştiği çevresel faktörleri ortaya koymak gerekmektedir. Birleşik cephe çağrısı elbette tüm Avrupa ülkelerinde faşizmin yükselişi karşısında yapılmıştır. Hemen hemen bütün Avrupa’da sosyal demokrasinin burjuvaziyle uzlaşmacı bir tutum geliştirdiği yadsınamaz bir gerçektir. Ve ülkelerin devrimci örgütleri açısından demokratik merkeziyetçilik ilkesinin daima merkeziyetçilik tarafına bükülmesi, her yerde savaş koşullarına dair kaçınılmazlık kabul edilmiştir. İki dünya savaşı arası dönemdeki arenayı özetlemenin en iyi yöntemi maddeler halinde sunum olacaktır.
- Faşizmin Yükselişi: Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımın tozu dumanı arasında gerçekleştirilen Ekim Devrimi dünyayı sarsmakla kalmamış, devrimci bir çıkışı da tetiklemiştir. Ancak bu yükseliş uzun sürmeyecektir. Özellikle savaştan yenik ayrılan veya İtalya gibi taraf değiştirse dahi büyük bir yıkım yaşamış olan ülkelerde devrimciler geniş halk yığınlarının sefalet atmosferinden beslenen güvensizliğini kolektif gücün güvenine örgütleyemezler. Bunda sendikal hareketlerin hatalı taktiklerinin (örneğin İtalya’da başarısızlıkla sonuçlanan grevlerle fabrika işgallerinin) ve sosyoekonomik refahı sınıfsal kopuşta değil burjuvaziyle kesintisiz uzlaşı anlayışında bulan reformist solun payı büyüktür. Kitlelerin huzursuzluğunu özünde bir güce tapma, dolayısıyla da bağlanma ideolojisi olan Faşizm örgütlemiştir.
David Forgacs İtalya’da Faşizmin yükselişini anlatırken çarpıcı belirlemelerde bulunmuştur. Kabaca şöyle der: ‘Kentli küçük burjuvazi savaş sırasında edindiği askeri örgütlenme ve eylem becerilerini kendi avantajına kullanmaya çalışmıştır. Savaş arenasında uzun bir süre boyunca yaşayan genç subaylar yaşadıkları hayal kırıklıklarını hükümete karşı bir isyan olarak katıldıkları muhalif siyasi yapılara aşılarlar. Bu isyan dili belirsizlikler, ikirciklikler ve demagojiyle yoğrulmuştur. Hızla ulusallaşan askeri bir dile sahip bu örgütlenme kısa süre zarfında büyük toprak sahipleriyle ittifaka girerek köylü örgütlerini parçalar. Aynı şey finans kapitalle de bir entegrasyonu beraberinde getirir.’[6]
O halde Faşizmin doğuş anından itibaren ikili rol üstlendiğini söylemek yanılgı olmayacaktır. Rollerden ilki yükseliş ivmesi kazanan örgütlü sosyalizm güçlerini durdurmaktır. Yine Forgacs’ın deyimiyle “Faşizm gerçek güçler ilişkisinin örgütlü güçler ilişkisine tahvil edilmesini (dönüştürülmesini) önlemek amacıyla (…)”[7] baskı uygulama örgütü olmuştur. İkinci rolse dağınık haldeki burjuva egemen güçlerini bir ittifak çatısı altında birleştirmektir. Bu ittifak egemen güçlerin en gerici unsurlarını da kapsadığından olabilecek en gerici nitelikleri doğalında taşıyacaktır. “Faşizm (…) Anlaşma ve uzlaşma taktiğinin yerine bütün burjuva güçlerinin tek bir merkezin kontrolü altındaki tek bir siyasal organizma içerisinde organik bir birliğe kavuşturulması projesini içerir; bu da eş zamanlı olarak partiyi, hükümeti ve devleti yönlendirecektir. Bu proje herhangi bir devrimci hücuma sonuna kadar direnme kararlılığına tekabül etmektedir. Dolayısıyla da Faşizmin sanayi burjuvazisiyle toprak sahiplerinin en gerici kesimlerinin desteğini almasına imkân vermektedir.”[8]
İtalya’nın ardı sıra güç kazanan diğer Avrupa ülkelerindeki faşist iktidarlar ve/veya partiler ülkelerinin özgünlüklerine göre nüanslar göstermekle birlikte genel çerçevede aynı vasıfları taşırlar. Latin Amerika, Afrika ve Asya ülkelerine gelince, durum nispeten değişir. Bu kıtalarda emperyalizm ve klasik sömürgeci üretim ilişkilerinin iç içe geçtiği ekonomik-politik yapı nedeniyle faşizmler aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya, bir devlet eğilimi şeklinde örgütlenmiştir.
- Öncü Parti: Öncü parti kavramı ve devrimci örgütlerin temel işleyiş tarzı olan Demokratik Merkeziyetçilik prensibi Lenin’in 1902’de yazımını tamamladığı “Ne Yapmalı” adlı eserinde ilk defa etraflıca ele alınmıştır. Her iki kavram da Leninist örgüt modelinin başat öğelerindendir. Bu öğeler sınıf savaşı gerçekliğine göre biçimlendirilmişlerdir.
Öncü Parti esasen bir kütle merkezi tanımıdır. Yasal çalışma olanaklarının neredeyse hiç bulunmadığı dönemin sert koşullarında illegal faaliyet yürütmeye uyumlu, sınıf bilinci yüksek (önder) kadroların meydana getirdiği çekirdeği tarif eder. Demokratik Merkeziyetçilik bu merkezin çekim kuvvetidir. Çekirdeğin işleyiş esaslarını ortaya koyar. İllegal yaşama rağmen karar süreçlerinin askeri hiyerarşi değil, kollektif katılım esasına göre alınabilmesinin yöntemini sunar.
- En üst kademeden en alt kademeye bütün parti yöneticileri ve parti organları seçimle göreve gelir.
- Karar süreçlerinde ilgili parti organları en geniş tartışma olanağını yaratır, tartışma yeterliliği sağlanarak alınan kararlar, sonrasında tartışılmaz.
- Alınan kararlar aşağıdan yukarıya tavsiye, yukarıdan aşağıya direktif şeklinde yansır.
- Parti organları bağlantılı oldukları diğer organlardan alt kademedekileri bilgilendirir, üst kademelere hesap verirler.
- Parti organlarının özgünlükleri gözetilir, gerektiğinde alt organ özerk karar alabilir.
Teoride sorunsuz görünen Demokratik Merkeziyetçilik ilkesi pratikte zamanla çeşitli sapmalara uğramış, bürokratik merkeziyetçilik, tek parti diktatörlüğü vb. nitelemelerle eleştirilmiştir. Yapılan eleştiriler bütünüyle haksız değildir. Bilhassa Dünya buhranı karşısında hükümetlerin arttırdığı ekonomik baskı, diğer yandan faşist hareketlerin yükselen fiziksel baskısı karşısında ilkenin demokratiklik ayağı önce kötürümleşmiş, ve giderek işlevsizleşmiştir. Bu işlevsizleşmede salt dışsal nedenler bulunmaz; devrimci örgütlerin bürokratikleşmesi, politik perspektif kayması yaşaması, kadro yapısının değişmesi gibi pek çok içsel neden de etkilidir. Basit bir hatırlatma meseleyi anlaşılır kılabilir: Faşist kimliklerine bürünmeden önce Mussolini İtalya Sosyalist Partisi, Hitlerse Alman İşçi Partisi üyeliğiyle politik arenaya çıkmışlardır. PSI Bordiga önderliğinde sol komünizm yoluna sapacak, Alman İşçi Partisi, 1920’de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi adını alacaktır.
Neticede Komintern’in uyguladığı Demokratik Merkeziyetçilik tarzının, bileşen örgütlerin uyguladığından sağlıklı olduğu iddia edilemez. Aksine SBKP’nin gerçekleştirilmiş bir devrimin öncü gücü olmasıyla kazandığı prestijin merkeziyetçiliğin merkeziyetçiliğini yarattığı söylenebilir. Bu öyle bir merkeziyetçiliktir ki kendinde başka ülkeler için Komünist Parti faaliyeti organize etme gücünü bulmuştur. 1935’te Brezilya’da gerçekleşen ayaklanma girişimi tüm ayrıntılarıyla Komintern tarafından görüşülüp planlanmıştır. Sosyalist olmaktan çok ulusal demokratik bir programa dayanan hareketin aslında darbe girişimine benzerliği ayaklanmaya benzerliğinden fazladır. Çünkü sadece askeri temelde gelişmiştir. Bir başka örnekte Küba Komünist Partisi (PCC) Moskova’da eğitim gören Üçüncü Enternasyonal üyesi Kübalı Komünistlerce kurulmuştur. Batista dahil Küba hükümetleriyle sık sık işbirliği yaptığı, 1940’lı yıllarda Batista’nın bazı parti üyelerini hükümet ve işçi alanlarında görevlendirdiği bilinir.
YÜZ YIL SONRA YENİDEN KÜRESEL FAŞİZM VE YENİ BİR BİRLEŞİK CEPHE ÇAĞRISI
1920’li yıllardan tam 100 yıl sonra Faşizm yeniden küresel bir politik sistem haline gelmiştir. Bir bileşik cephe meydana getirilmesi çağrıları 1920’li yıllardan tam 100 yıl sonra yeniden yapılmaya başlanmıştır. Ne var ki tüm benzerlik bununla sınırlıdır. Herakleitos’un ünlü sözü “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz” misali ne faşizm o faşizmdir ne de komintern tarzında işleyen bir birleşik cephe günümüzde söz konusu olabilir. Değişenlerin analizine Faşizmden başlamak gerekmektedir.
Faşizmin ortaya çıkış döneminin görece aşağıdan yukarıya bir hareketle geliştiğine makalenin ilk bölümünde değinilmişti. O faşizmi yaratan, birinci Dünya Savaşında yer almış ve çoğunluğunu küçük burjuva subayların oluşturduğu bir toplum kesiminin kentlerine politikleşmiş kimlikleriyle dönmeleri, diğer siyasal oluşumlardan ayrışarak homojenleşmeleri ve yıkımın sorumluluğunu yükledikleri ülkelerinin hükümetleri karşısında ideolojik meşruluk kazanmaları olmuştu. Subay ideolojisi özgürlük, eşitlik, kardeşlik tasavvuruna karşıdır. Çünkü küçük burjuva güce tapıcılığından ve askerlik kurumunun güç kavrayışından beslenir. Sosyal Darwinizmin kaynağı olan bu kavrayışta zayıf, doğal seçilim yasasınca elenmeye mahkumdur, küçük balıklar, büyük balıklar için birer yemektir. Faşist ideolojinin burjuva güç merkezleriyle buluşması, burjuva kurumlarına entegre olması ve kapitalist devlet sisteminde en saldırgan temsiliyet biçimine dönüşmesi kolay olmuştur.
XXI. yüzyıl faşizmi, öncülünün tersine yukarıdan aşağıya yayılım göstermiştir. Kaynakları emperyalizmin içine düştüğü küresel ekonomik krizde ve ekonomik-politik gücün tek elde toplanması eğiliminin kapitalizmin doğasında bulunmasında yatmaktadır. Bu eğilimin emperyalist güç merkezlerindeki ideolojik karşılığı neoliberalizmdir. Yürürlüğe Ronald Reagan ve Margaret Thatcher iktidarlarıyla girdiği genel kabul gören bir yargıdır. Neloliberal ideoloji klasik faşizme oranla çok esnektir, çeper ülkelerde güç merkezleriyle bağ(ım)lılık ilişkisi düzeyine göre açık faşizmden muhafazakâr demokratlığa, yani muhtelif ton ve kimliğe bürünebilmektedir. Bu sistemde artık bir grev alanına grev kırıcıları göndermek, toprak ağasının ardına ağanın adamlarını dizmek gibi kaba baskı araçlarına gerek kalmamıştır. Grevi devlet güvenliği gerekçesiyle yasaklamak, tarlayı, evi, bağı bahçeyi rezerv alanı ilan etmek, üretimi yap işlet-devret-modelinde özelleştirmek devlet erki açısından daha maliyetsiz ve kârlıdır. Ayrıca devrimcilerin mahalle kültürünü aynı mahallelerde çeteleşmenin ve uyuşturucu kullanımın önünü açarak kırmak da gerçek suçluyu flulaştırması ve yeni bir rant alanı açması bakımından devletçe tercih nedenidir. Burada örneklemenin salt Türkiye gözlemiyle yapıldığı düşünülmemelidir. Latin Amerika, Afrika ve/veya Asya ülkelerinde iktidarların otoriterleşme girişimlerini Türkiye’den ayıran faktör halk tepkisinin sert, çatışmaların çetin geçmesi, sürekli olmasa da iktidar politikalarında geri adım atılmasını sağlamasıdır. Hal böyleyken XXI. Yüzyıl faşizmine klasik birleşik cephe modeliyle cevap üretmeye çalışmak, akıntıya karşı kürek çekmeye benzer.
Kaldı ki eskinin bileşik cephe modelini, mesela beşinci enternasyonal adı altında örgütlemeyi hangi ülkeler hangi öncü partilerle sağlayacaktır? 1920’li yıllar tabiri caizse toplumsal sorunlar yelpazesinde belirli bir berraklığın olduğu yıllardır. Ekoloji, inanç, kadın, çocuk ve diğer tüm hak alanları proletarya iktidarından bağımsız düşünülemeyen, ‘öncü partinin’ programatik olarak ele aldığı ve çözümlerini devrimin acil görevleri bölümüne işlediği sorunlardır. John Reed’in “Dünyayı Sarsan 10 Gün” adlı kitabından uyarlanan aynı adlı filmde bir sahne çok çarpıcıdır. Gazeteci cepheden dönen askere savaşla ve Rusya haklının durumuyla ilgili sorular sorar. Asker “onu bunu bilmem” der; “Dünyada iki sınıf vardır, işçi sınıfı ve burjuvazi ya birinin tarafındansındır ya da diğerinin. Ben işçi sınıfının tarafındayım, sen?”
Günümüzde insanın kendi yaşantısına yabancılaşmasının eşdeğeri, toplumların kendi bünyelerindeki ve/veya fiziksel çevrelerine ait sorunları bu sorunları var eden ekonomik-politik sistemden bağımsız algılamalarıdır. Mimarlık disiplini durumu farklı bir örnekle izah etmenin iyi bir aracı olacaktır. Bilindiği üzere yakın zaman öncesine kadar peyzaj mimarı, iç mimar ya da şehir bölge plancısı olabilmenin ön koşulu mimar olmaktı. Zamanla her bir alt disiplin akademik düzeyde ayrışarak bağımsızlaştı. Bugün artık mimarlığın, şehir bölge planlamasının, iç mimarlığın ya da peyzaj mimarlığının kendi iç dinamikleriyle ilgili, kendi bağımsız alanlarında hareket edebilir olduğu algısı geçerlidir. Oysa bu algı bağlamları birleştiremez, olsa olsa koparır ve yabancılaşmanın kapısını sonuna kadar açar.
İşte ‘öncü partinin’ programatik olarak ele aldığı ve çözümlerini devrim programındaki acil görevler bölümüne işlediği sorunlar örneğimiz üzre mimarlığın alt disiplinleridir. Sosyalist bloğun çöküşü paralelinde bütünden bağımsızlaştırılmışlardır. Bu bağımsızlaşmayı yok saymadan yeniden ele alınmaları, reel sosyalizmin yıkılma nedenleri bağlamında tartışılmaları gerekmiştir. Tartışmalar akademik düzeyde kaldığı, yeni dinamiklere uygun çözüm perspektifleri toplumsallaştırılamadığı oranda tüm hak alanları berraklıklarını yitirmiştir.
Berraklık bir kez yitince ortaya örgüt enflasyonu çıkar. Sayısız sivil toplum kurumu (STK), sayıları STK’lar kadar olmasa da epeyce artan öncülük iddiasındaki siyasi partiler, sendikal emek örgütleri ve farklı alanlardaki örgütlerin küçüklü büyüklü kurdukları ittifak platformları yaşanan ufuk bulanıklığını bariz kılmaktadır. Böylesi bir bulanıklık ortamında merkeziyetçi bir birlik çatısı oluşturmaya yeltenmek sadece örgüt sayısının biraz daha artmasıyla sonuçlanacaktır. Üstüne kimin gerçekten devrimin öncüsü, kimin artçısı olduğu tartışmalarına kapılmak devrimci siyaseti kısırlığa hapsedecektir. O halde ne yapmalı?
Doğaldır ki birleşik bir cepheyi ulusal ve uluslararası ölçeklerde örmek yapılması gerekenler listesinin ilk ve en önemli maddesi olacaktır. Türkiye’de faşizmin kurumsallaşma pratiğine karşılık hiçbir sol/sosyalist yapının soyut bir öncülük iddiasıyla direnişi yükseltmesinin nesnel zemini en azından bu dönem için yoktur. Öte taraftan faşizmin kurumsallaşması neoliberalizm çatısı altında küresel nitelik taşıyorsa birleşik cephenin de küresel ittifaklar boyutuna ulaşması şart olur. Peki nasıl? Yukarıdan aşağıya gelen etkiye tepkiyi aşağıdan yukarıya üreterek. Mesele yine bir makalenin izin vereceği en sade anlatım aracına, maddeleme yöntemine dönerek açıklanabilir:
- İşe örgütlenme araçları içinde en dar kapsamlı olanlarla, STK’larla başlamak yerinde olacaktır. STK’lar, çeşitli dayanışma platformları da dahil mevcut durumda politika üretme işlevinden çok bir savunma aygıtı işleviyle faaliyet yürütmektedir. Örneğin Ekolojik hareketler ancak devletin bir zeytinliği maden şirketine devretmesi, dağdaki siyanür depolama gölünün sızıntı yapması, orman yangının söndürülememesi halinde aktifleşmekte, böylesi etkilerin bulunmadığı dönemlerde kabuklarına çekilip kendilerine yeterlilik düzeyinde aktivitelerde bulunmaktadır. İktidar hedefi olmayan yerde hedefin kendine yeterliliğe indirgenmesi olağandır. Dayanışma ağlarının da pozisyonu farklı değildir. Bu halleriyle STK ve dayanışma platformlarına koordinasyon ve eyleme geçme misyonları kendiliğinden aktifleşen ve pasifleşen organlar denilebilir. Birleşik Cephe STK ve dayanışma platformlarının varlık zeminlerine, veyahut özgünlüklerine dokunmamalı, fakat aralarındaki koordinasyonu planlı ve süreklilik arz eder hale getirmeyi sağlamalıdır. Örneğimize dönersek, sürdürülebilir bir ekolojinin sürdürülebilir bir ekonomi yaratılmadan hayalde kalacağı zeytinleri gerçek anlamda korumanın yegâne bilinç düzeyidir. Bu düzey köyde savunma eylemi olmadığı zamanlarda köylülerle sürdürülen ilişkiyle sağlanabilir. Sorun böylece toplumsallaşır, toplumsallaştıkça politikleşir. Ayrıca yerele duyulan saygı, genelin içindeki özeli kavrayabilmeyi sağlar. Farklılıklar bir kaba sığdırılmak yerine kap, barındırdığı farklılıklarının formunu edinir.
- Devrimci siyasetler arasındaki birlik fesih ya da birinin diğerinin içinde erimesi kaygısını içermez. Aslında birleşik cephe bir birleşme girişimi değil birleşik siyaset yapma yeteneğini kurumsallaştırma girişimidir. G. Dimitrov henüz 1923 yılında bu tespiti yapmıştır: “Mücadele, kendi programının hiçbir önemli amacını bir kenara bırakmaksızın, bir parti olarak bağımsızlığından fedakarlıkta bulunmaksızın, Sosyal Demokrat, Tarım ve Radikal Partilere onların program ve amaçlarını terk etmelerini istemeyerek bir birleşik cephe önerilmektedir. (…) Uygulamada Birleşik Cephe partinin genel ilkelerini terk etmesi veya tavizci bir politikaya yönelmesi değildir. Bu sadece emekçilerin çıkarına, somut ve anti-kapitalist bir platformun kurulmasının ve bu platformun işler hale getirilmesi için ortak mücadele yapılmasının kabul edilmesidir.”[9] Lâkin birleşik siyaset yapma yeteneği, “hadi birleşelim” denilerek ya da kendiliğinden yol almayla kazanılacak şey değildir. Bir manifestoya ve perspektiflerle ilkeler deklarasyonuna ihtiyaç duyar. Bu sayede birlik organizasyonuna katılım ya da ayrılmalarda siyasetler tüm bağlayıcı unsurların ve konumlarının sorumluluğunu bilip üstlenebilir.
- Birleşik siyaset yürütmek her ne kadar 1920’lerin zorlu koşulları hafiflemiş görünse de demokratik merkeziyetçilik ilkesine uyar. Bu uyum demokratiklik ayağının suistimale uğramasına izin vermeyecek tüzük düzenlemelerini içermek mecburiyetindedir. Yerelden ulusa, lokalden küresele işleyiş merkeziyetçiliğin değil, demokratiklik ayağının becerisidir. Koşulların yeniden negatifleşmesi olasılığına karşılık merkeziyetçilik tali cephede durmayı sürdürecektir. Yozlaştırılmaması tüzüğe bağlıdır.
- Birleşik siyaset en geniş dayanışma ağı, politika üretme aracı ve koordinasyon merkezi olabilmelidir. Bağdaştığı kurumlara fikir önerir, destek sağlar, fakat asla onlar adına davranıp politik tutum ikame etmez. Her ülke kendi toprağının kültürel özgünlüklerini, devletin geleneksel yapısını, bu yapıya zaman içinde eklenen veya çıkanları kavramak, böylece kendi ulusu için en etkin mücadele tarzını geliştirmek zorundadır. Gerçek bir uluslararası dayanışmanın yolu da buradan geçer.
Son söz olarak Althusser’in tarih açıklamasını anabiliriz. Tarih der Althusser “öznesiz ve ereksiz bir süreçtir” Bu söze şöyle bir ekleme yapabiliriz: Ancak tarihin içindeki aktörler birer öznedirler ve erek sahibidirler. Dolayısıyla tarih durmadığı müddetçe içindeki özneler ve erekleri de durmayacaktır. Yaşanan yenilgiler birer acı duraktır. Yol ise devam etmektedir. Yeryüzünün aşkın yüzü oluncaya dek.
[1] Gramsi Kitabı / Seçme Yazılar; Haz: David Forgacs; Çev: İbrahim Yıldız; Dipnot Yayınları; 2010; Sf: 135
(Vurgular bu makaleye yönelik yapılmıştır)
[2] Faşizme Karşı Birleşik Cephe; Georgi Dimitrov; Çev: Ali özer; Ser Yayınları; Ankara-1969; I. Baskı; Sf: 23
[3] A Gramsci Kitabı/ Seçme Yazılar; Sf: 173
[4] Faşizme Karşı Birleşik Cephe; Sf: 23
[5] A.g.e.; Sf: 108
[6]A Gramsci Kitabı/ Seçme Yazılar; Sf: 150
[7] A.g.e.; Sf: 194
[8] A.g.e.; Sf: 180
[9] Faşizme Karşı Birleşik Cephe; Sf: 11
Birleşik Siyaset