II. BÖLÜM-NATO’NUN DÖNÜŞÜMÜ: YENİ DÜŞMANLAR, YENİ SAVAŞLAR, YENİ CEPHELER

Mete GÖNÜLTAŞ

Sovyetler Birliği Dağıldıysa NATO Neden Dağıtılmadı?

1991 yılı yalnızca Sovyetler Birliği’nin dağılması anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda yirminci yüzyıl boyunca dünya siyasetini belirleyen iki kutuplu sistemin sona ermesi anlamına da geldiği iddia ediliyordu.

Yaklaşık yarım yüzyıl boyunca NATO ile Varşova Paktı arasındaki rekabet uluslararası siyasetin temel ekseni olmuştu. Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki Batı bloku, (kapitalist emperyalist kamp) diğer tarafta Sovyetler Birliği’nin liderlik ettiği sosyalist blok bulunuyordu.

Ancak 1991’de bu denge ortadan kalktı. Varşova Paktı dağıldı. Sovyetler Birliği tarihsel bir süreç olarak kendin kapattı. Doğu Avrupa’daki siyasal sistemler değişti.

Birçok kişi artık askeri bloklara ihtiyaç kalmadığını düşünüyordu. Bu nedenle dünya çapında şu soru sorulmaya başlandı:

Eğer NATO, Sovyet tehdidine karşı kurulmuşsa, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra neden dağıtılmadı? Üstelik küçülmedi aksine büyüdü. Yeni üyeler kabul etti.

Yeni görevler üstlendi. Faaliyet alanını Avrupa sınırlarının çok ötesine taşıdı. Bu durum NATO’nun gerçek işlevine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirdi.

Yeni Tehditler, Yeni Meşruiyet Arayışı

Soğuk Savaş boyunca NATO’nun varlığı sözde Sovyet tehdidiyle açıklanıyordu.

Sovyet tehdidi ortadan kalkınca ittifak “yeni gerekçeler” üretmeye başladı.

Terörizm, etnik çatışmalar, enerji güvenliği, siber saldırılar, göç hareketleri, kitle imha silahlarının yayılması NATO’nun yeni stratejik belgelerinde giderek daha fazla yer almaya başladı. Oysa bu sorunların ortaya çıkmasına neden olan, kapitalizmin neden olduğu eşitsiz gelişim, Pazar paylaşım ve ham madde kaynaklarının ele geçirilme mücadeleleriydi.

İttifak yönetimleri “yeni gerekçelere” uygun dönüşümü değişen dünyanın doğal sonucu olarak sundu.

Giderek yalnızca yeni “bulduğu tehditlere uyum sağlayan bir yapı” değil, aynı zamanda kendi varlığını sürdürmek için yeni görev alanları yaratan bir örgüt görünümü kazanmaya başlamıştır.

Bu nedenle Soğuk Savaş sonrasındaki tarih, bir bakıma NATO’nun kendisine yeni bir misyon arama tarihidir.

NATO İçindeki Farklı Yaklaşımlar

NATO çoğu zaman dışarıya karşı tek sesli bir ittifak görüntüsü vermektedir. Ancak ittifakın kendi içinde her zaman aynı görüşlerin hâkim olduğu söylenemez.

Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun üstlendiği yeni görevler ve gerçekleştirdiği askeri müdahaleler üye ülkeler arasında zaman zaman önemli görüş ayrılıklarına yol açmıştır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin öncülük ettiği bazı operasyonlar konusunda Avrupa ülkeleri farklı tutumlar geliştirmiştir.

Fransa ve Almanya başta olmak üzere bazı ülkeler, NATO’nun yalnızca savunma amaçlı bir örgüt olmaktan çıkarak küresel müdahale kapasitesine sahip bir yapıya dönüşmesine çeşitli dönemlerde eleştirel yaklaşmıştır. Irak Savaşı sürecinde yaşanan tartışmalar bu farklılıkların en belirgin örneklerinden biri olmuştur.

Benzer biçimde Türkiye de kendi güvenlik öncelikleri doğrultusunda bazı konularda diğer müttefiklerle farklı değerlendirmeler yapmıştır. Terörle mücadele, Orta Doğu politikaları ve bölgesel güvenlik meseleleri NATO içinde zaman zaman farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bu durum NATO’nun yalnızca ortak çıkarlarla hareket eden homojen bir yapı olmadığını göstermektedir. İttifak içerisinde yer alan devletlerin tarihsel deneyimleri, ekonomik çıkarları, coğrafi konumları ve güvenlik algıları birbirinden farklıdır. Bu nedenle NATO’nun aldığı kararlar çoğu zaman üye devletler arasındaki pazarlıkların ve güç dengelerinin sonucunda şekillenmektedir.

Yugoslavya: Müdahale Döneminin Başlangıcı

1990’lı yıllarda Yugoslavya’nın parçalanmasıyla devreye konuldu. Ardından başlayan savaşlar NATO açısından yeni bir dönemin kapısını açtı.

NAT; Bosna-Hersek’te yaşanan katliamlar, etnik temizlik uygulamaları ve kitlesel göçler dünya kamuoyunda büyük tepki oluşturmasından faydalanarak müdahale etti.

Kendileri ve yandaşlarınca bu müdahale, insani felaketleri durdurma girişimi olarak değerlendirilmekteyse de burada başka bir süreç de yaşanıyordu.

NATO ilk kez kuruluş coğrafyasının dışına taşan operasyonlar gerçekleştiriyor ve kendisini yalnızca üye ülkelerin savunulmasıyla sınırlamayan yeni bir rol üstleniyordu.

1999 yılında Kosova müdahalesi bu dönüşümün en belirgin örneklerinden biri oldu.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık askeri yetkilendirmesi olmadan gerçekleştirilen operasyon, uluslararası hukuk ile insani müdahale arasındaki tartışmaları günümüze kadar taşıdı.

Böylece NATO’nun yalnızca savunma örgütü olmayıp, kendisinde küresel ölçekte müdahale yetkisi bulan bir yapıya dönüştüğü durumu ortaya çıktı.

Afganistan: Yirmi Yıllık Savaş

11 Eylül 2001 saldırıları NATO tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

İttifak tarihinde ilk kez 5. Madde işletildi.

Amerika Birleşik Devletleri’ne yapılan saldırı bütün üyelere yapılmış kabul edildi.

Afganistan savaşı böyle başladı.

Başlangıçta El Kaide’yi etkisiz hale getirmek ve Afganistan’ın terör örgütleri için güvenli alan olmasını önlemek amacıyla yürütüldüğü açıklanan operasyon zamanla tarihin en uzun askeri müdahalelerinden birine dönüştü.

Yirmi yıl boyunca yüz binlerce insan yaşamını yitirdi. Milyonlarca insan yerinden edildi. Devasa ekonomik kaynaklar tüketildi. Bir kuşak savaş ortamında büyüdü.

2021 yılında NATO güçleri Afganistan’dan çekildiğinde Taliban yeniden iktidardaydı.

Bu tablo kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirdi: Yirmi yıllık savaşın sonunda Afgan halkı ne kazanmıştı? Bu soruya verilen yanıtlar farklı olabilir. Ancak kesin olan bir gerçek var: Savaşın bedelini en ağır biçimde Afgan halkı ödedi. Üstelik Afgan halkın İslami Falanjist güçlerin eline terk ederek geri çekildiler.

Libya: Koruma mı Rejim Değişikliği mi?

2011 yılında Libya’da başlayan iç çatışmalar NATO’nun yeni bir müdahalesine sahne oldu.

Operasyonun başlangıcında temel gerekçe sivillerin korunmasıydı. Ancak süreç içerisinde müdahalenin kapsamı genişledi. Muammer Kaddafi yönetimi devrildi. Devlet yapısı çöktü. Ülke uzun yıllar sürecek parçalanma ve iç savaş sürecine sürüklendi. Bugün Libya örneği, modern askeri müdahalelerin en çok tartışılan vakalarından biridir.

NATO’nu yeni konseptine uygun bölge hükümetlerin ortaya çıkması adına yapılan planın adına “sivillerin korunması” denildi. Operasyon bir devletin tamamen dağılmasıyla sonuçlandı. Libya’da kaos hakim, halk sefalet içindedir.

Bu durum Libya için değil, gelecekteki bütün askeri müdahaleler için aynı sonucu yaratacaktır.

NATO’nun Doğuya Yürüyüşü

Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun en önemli hamlesi doğuya doğru genişlemesi oldu.

Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Baltık ülkeleri, Romanya, Bulgaristan ve birçok başka ülke ittifaka katıldı. Batılı hükümetler bunu egemen devletlerin kendi tercihleri olarak ileri sürdü.

Ancak Rusya aynı gelişmelere farklı gözle bakıyordu.

Moskova açısından NATO giderek Rusya sınırlarına yaklaşan bir askeri bloğa dönüşüyordu. Böylece yeni bir güvenlik paradoksu ortaya çıktı. Bir taraf kendi güvenliğini artırdığını düşünürken, diğer taraf aynı gelişmeyi tehdit olarak algılıyordu.

Sonuçta her iki taraf da güvensizlik endeksi artıyordu.

Bu durum uluslararası ilişkiler literatüründe “güvenlik ikilemi” olarak tanımlanmaktaydı.

ABD’nin NATO Dışı Güvenlik Ağları

NATO’nun genişlemesi yalnızca Avrupa ile sınırlı bir süreç değildir. Amerika Birleşik Devletleri aynı dönemde NATO üyesi olmayan birçok ülkeyle de kapsamlı güvenlik ilişkileri geliştirmiştir.

Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerle kurulan askeri iş birlikleri Washington’un küresel güvenlik stratejisinin önemli parçaları haline gelmiştir. Bunun yanında İsrail ve Körfez bölgesindeki çeşitli ülkelerle sürdürülen askeri ve stratejik ortaklıklar da bu ağın diğer unsurlarını oluşturmaktadır.

Son yıllarda kurulan AUKUS ve QUAD gibi oluşumlar, ABD’nin yalnızca NATO üzerinden değil, farklı bölgelerde oluşturduğu yeni güvenlik mekanizmaları aracılığıyla da etkisini sürdürmeye çalıştığını göstermektedir. Bu yapılar özellikle Asya-Pasifik bölgesinde yükselen Çin etkisine karşı geliştirilen stratejilerin bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Destekleyenler bu girişimleri küresel istikrarı korumaya yönelik adımlar olarak değerlendirmektedir. Eleştirel yaklaşımlar ise bu politikaların yeni bloklaşmalara, silahlanma yarışlarına ve uluslararası gerilimlerin artmasına yol açtığını ileri sürmektedir.

Bu nedenle günümüzde güvenlik tartışmaları yalnızca NATO’nun faaliyetleriyle açıklanamaz. NATO’nun yanında kurulan bu yeni ortaklıklar da dünya siyasetindeki güç mücadelelerinin önemli araçları arasında yer almaktadır.

Ukrayna ve Yeni Soğuk Savaş

Ukrayna’nın Rusya’dan ayrılmasıyla başlayan süreç, uzun dönemli, büyük problemleri de beraberinde getirdi. NATO Ukrayna’da üs kurma planını harekete geçirmek için Zelenski’yi seçmişti. Zelenski bütün yetkileri elinde topladıktan sonra AB VE NATO’ya girme girişiminde bulundu.

Rusya Federal Cumhuriyet yasaları gereği sınıra askeri güç yığarak müdahale etti. 2022 yılında Rusya ve Ukrayna arasında savaş başladı. Avrupa ve ABD Ukrayna’yı silah ve maddi bakımda destekledi. Onlarca yıldır görülmeyen en büyük savaşlardan biri başladı.

Zelenski’nin bu kararı ve Rusya’nın müdahalesi milyonlarca insanın yaşamını altüst etti. Kentler yıkıldı. Aileler parçalandı. Milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı. Ancak savaş yalnızca cephede yaşanmadı. Avrupa genelinde yeni bir silahlanma dönemi başladı. Savunma bütçeleri hızla büyüdü. Yeni üsler kuruldu. Yeni füze sistemleri geliştirildi. Böylece Soğuk Savaş sonrasında sona erdiği düşünülen askeri rekabet yeniden uluslararası siyasetin merkezine yerleşti.

Güvenlik mi Artıyor, Tehditler mi Büyüyor?

NATO’nun sözcüleri ve işbirlikçileri ittifakın Avrupa’da güvenliği koruduğunu ve üyelerine caydırıcılık sağladığını savunmaktadır.

Eleştirel yaklaşımlar ise farklı bir noktaya dikkat çekmektedir.

Yetmiş beş yılın sonunda dünya daha fazla silaha, daha büyük askeri bütçelere ve daha gelişmiş savaş teknolojilerine sahiptir.

Peki insanlar daha mı güvendedir? Yoksulluk sona ermiş midir? Göçler durmuş mudur? Savaşlar bitmiş midir? Çocuklar daha güvenli bir dünyada mı yaşamaktadır? Bu soruların yanıtı NATO tartışmasının da merkezindedir.

Çünkü güvenlik yalnızca devletlerin sahip olduğu askeri kapasiteyle ölçülemez.

Güvenlik aynı zamanda insanların yaşam koşullarıyla, barış içinde yaşayabilme hakkıyla ve gelecek umutlarıyla ilgilidir.

Sonuç

Sovyetler Birliği’nin dağılması NATO’nun sonunu getirmedi. Çünkü asıl neden bu değildi. Aksine ittifak yeni görevler üstlenerek daha geniş bir coğrafyada faaliyet göstermeye başladı. Bosna’dan Kosova’ya, Afganistan’dan Libya’ya, Karadeniz’den Ukrayna’ya kadar uzanan süreç NATO’nun tarihsel dönüşümünü göstermektedir. Bu dönüşüm NATO’nun yalnızca bir savunma ittifakı mı olduğu, yoksa küresel güç ilişkilerinin askeri aracı mı haline geldiği sorusunu günümüzde de canlı tutmaktadır.

Ve belki de asıl soru şudur:

Daha fazla askeri güç gerçekten daha fazla güvenlik mi üretmektedir? Yoksa insanlığın ihtiyacı olan şey, savaşların değil barışın, rekabetin değil dayanışmanın güçlendirilmesi midir?

Kontrol Edin

SİLAHLARIN SUSMASI, REJİMİN RAHATLAMASI MI?

Mete GÖNÜLTAŞ Kürt Sorununun Çözümü, Ortadoğu’nun Yeniden Yapılanması ve Türkiye’de Otoriterleşmenin Yeni Maddi Temelleri Bir …