Giriş

İşçi sınıfı, gerek ideolojik ve gerekse de fiili öncü olarak sosyalist hareketin tüm değerlendirmelerinde merkezde yer almaktadır. Bir dönemin yaygın tartışmalarından olan öncülüğün niteliği sorunu geçmişte kalmış olsa da işçi sınıfının ve dolayısıyla sınıf hareketinin durumu ise ayak basılan zemine göre farklı değerlendirmelere konu olabilmektedir.
Sosyalist hareket, işçi sınıfının öncülüğü tespitinde hemfikir olmasına rağmen, çoklukla bu tespit ile çelişebilen bir gerçeklikle karşı karşıya kalmaktayız. Nitekim, sosyalist hareketin işçi sınıfıyla ilişkisi, neredeyse tümüyle parti/sendika/dernek bürolarını ve giderek de avukatlık ofislerini esas alarak bu türden kapalı alanlara sıkışmış bir görüntü sergilemektedir. Ağırlıkla bürolara sıkışmış olan bu faaliyetlerin kendisinin ise bir tercih olmaktan çok sınıfın güncel veya yakın döneme ilişkin taleplerinden olan uzaklıktan kaynaklandığı tespitini yapmak mümkündür. Kimi zaman mekansal ve dolayısıyla kültürel uzaklık olarak da ortaya çıkabilen bu mesafelenmeyi aşma konusunda atılan adımlar ise çoklukla gazete haberi yapma, kimi zaman direniş ve grevlere yapılan destek ziyaretleri sonrası paylaşımlarda bulunma ve en fazla da şubeler veya işyeri düzeyinde sendikal muhalafet ile ilişkilenme noktasından öteye geçememektedir. İşçi sınıfıyla doğrudan kurulmuş olan kısıtlı temas imkanları ise ağırlıklı olarak alınan başarısız sonuçlar nedeniyle sınıf hareketini taşıyacak kapasitede olamamakta; dolayısıyla da sınıf hareketinin mevcuttan biraz daha öteye gidebilmesini sağlayamamaktadır.
İşçi sınıfı hareketinin mevcut durumu ve yaşanılan sıkışmışlıktan çıkış imkanları, bu yazının konusunu oluşturmaktadır. Bu kapsamda, öncelikle emeğin örgütlenme sorunları ile bu sorunlara yaklaşımlar değerlendirilerek mevcut sıkışmışlıktan çıkışa dair bir yaklaşım oluşturulmaya çalışılacaktır.
I. Genel Olarak Emeğin Durumu
Emeğin durumuna yönelik olarak yapılacak genel bir değerlendirme için, öncelikle işçi sınıfı hareketinin hali hazırdaki en genel talepleri ile mevcut örgütlenme düzeyinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Sınıfın sistem tarafından kuşatılmasında son derece etkili olup bir süreç boyunca da etkisini sürdürmesi beklenebilecek olan yasal düzenlemelere de değerlendirmelerde yer verilmesi önem taşımaktadır. İşçi sınıfının örgütlendiği kurumlar olarak sendikalar ve dernekler ile sosyalist hareketin sınıfla ilişkisinin de yine bu başlık altında değerlendirilmesi uygun olacaktır.
1. Genel Görünüm
İşçi sıfınının genel görünümüne yönelik bir değerlendirme yapılırken, öncelikle sınıfın mevcut örgütlülük düzeyi ile gerçekleşen veya gerçekleşebilecek olan eylemlerinin mahiyetinin de açığa çıkarılması önem taşıyacaktır.
İşçi sınıfının örgütlülük düzeyindeki sorunları görebilmek açısından ise mevcut sendikal verilere yönelik yüzeysel bir değerlendirme dahi tüm kısıtlılığına rağmen yeterli olabilmektedir. Ancak, bu konuda, sınıfın halihazırdaki durumunun karşılık geldiği örgütlülük düzeyi ve kapsamının geriliğine vurgu yapılırken aynı zamanda bunun sermaye açısından ise bir derinlik olduğunun da vurgulanması gerekmektedir. Aslında, mevcut durumda emeği örgütleyenin esas olarak sermaye ve/veya devlet olduğunu ifade etmek de hatalı olmayacaktır. Nitekim, bir devlet biçimi olarak faşizmi, sadece zor aygıtlarından ibaret olarak görmeyeceksek, mevcut sendikal cendereyi[1] de zor dışı devlet aygıtları kapsamında değerlendirmek isabetli olacaktır. Sınıfın bu şekilde örgütlenmiş ve yeniden örgütlenmiş bir halde olmasının, aslında faşist devlet yapısı açısından bir zorunluluk hali olduğu da ayrıca belirtilmelidir. Neticede, bu örgütlenme tarzı ve derinliği sayesindedir ki sınıfın pek çok talebi ve bu talebe bağlı hareketi, herhangi bir sınırını zorlamadan sistem tarafından rahatlıkla içselleştirilip sindirilebilmektedir. Bu konuda, sınıfın esas olarak sermaye tarafından örgütlendiği ifade edilirken, aynı zamanda değiştirip dönüştürme gücü açısından tarihinin en zayıf dönemlerinden birinde olan sosyalist hareketin kendi yönelimleri ile her bir işçi sınıfı katmanının güncel ve yakın vadeli talepleri arasında da ciddi bir açı farkı bulunduğuna işaret edilmiş olunmaktadır.
İşçi sınıfının eylemlerine yönelik değerlendirmelerimizi yaparken ise örgütlülük tarzına ve derinliğine yönelik olarak yukarıda verilmiş olan sıkışmayı ihmal etmeksizin, o eylemin/eylemlerin niteliği ve dolayısıyla da ulaşabileceği sınırlar özenle ele alınmalıdır. Bu yaklaşım olmaksızın, o eylem veya eylemlilikler açısından hedefler ve planlamalar netleştirilemeyecek ve her eyleme aynı kalıplar içinde yaklaşılarak neticede de çoğu kez başarısız sonuçlardan kaçınmak pek mümkün olamayacaktır. Bu amaçla, başlangıç olarak, işçi eylemliliklerini, en genel düzeyde hak temelli (aktif/saldırı) eylemlilikler ve savunma (pasif) eylemlilikleri olarak sınıflandırmak mümkündür[2]. Burada, hak temelli eylemlilikler ile esas olarak mevcut olan hakları daha da geliştirme (sendikalaşma, toplu sözleşme sürecindeki eylemlilikler, işyeri içi protestolar…), kimi zaman politik (grev yasaklarına karşı greve devam edilmesi, işyeri işgali, dayanışma eylemlilikleri) veya iktisadi kararlara (özelleştirme karşıtlığı, uygulanan asgari ücretlerin[3] yükseltilmesi, …) karşı yapılan eylemler kastedilirken; savunma eylemlilikleri ile de baskın yanı mevcut yasal hakların (ücret, kıdem tazminatı, iş güvencesi…) uygulanmasını talep eden eylemlilikler vurgulanmaya çalışılmaktadır[4]. Sadece bu sınıflandırma dahi, değerlendirilen eylemliliklerin sınırının ve varabileceği sonuçların daha baştan görülmesini sağlayarak ne zaman geri çekilinmesi ve ne zaman da atak yapılması gerekeceği gibi sorulara/sorunlara daha baştan bir yaklaşım geliştirilmesine imkan tanıyacaktır.
İşçi sınıfının örgütlenme düzeyi ile eylemlerinin mahiyetine yönelik yapılmış kısa değerlendirmeleri akılda tutmak kaydıyla sınıfın güncel ve kısa vadeli taleplerine daha yakından bakabiliriz. Bu konuda, aslında en önemli gündem olması gereken başlık, kamu işçilerinin toplu iş sözleşmesi sürecidir. Zamanında “89 Bahar Eylemleri”ni yaratmış olan kamu işçilerinin o dönem açısından ülkedeki en önemli gündem olduğu ve sonrasında da Özal iktidarının devrilmesini sağladığı hatırlardadır. Ancak, yaklaşık 700 bin işçiyi ilgilendiren hali hazırdaki toplu sözleşme süreci ise son dönemine kadar sınırlı tweeter etkinliği dışında haberlerde yer bulmakta dahi zorlanmıştır. Yasal sınırlar zorlanarak, yetkili sendikalar değil de Türkİş ve Hakİş tarafından sessizce yürütülen bu toplu sözleşme sürecinin, esas olarak Şimşek programının bekaasını gözetecek şekilde mümkün olan en geç tarihte imza atılmasını hedeflediği açığa çıkmış bulunmaktadır. Sadece kamu işçilerinin ücretlerini değil sonuçları açısından diğer işçilerin alabileceği ücret zamlarının sınırını da çizecek olan bu gündem ile sosyalist hareketin ilişkisi ise kimi sendika görevlileri veya işyeri sendika/siyaset temsilcileri ile röportaj yapmaktan ve mümkünse sol eğilimli veya önde olan sınırlı sayıdaki sendikacı ile ilişkiyi geliştirmekten öteye gidememektedir! Önemli bir hayal kırıklığına neden olması pek muhtemel olan kamu toplu sözleşmelerinin imzalanmasının ardından kısa süreli üyelik istifaları ile en fazla birkaç şube yöneticisinin ve belki daha az sayıdaki genel merkez yöneticisinin değişmesinden fazlası gerçekleşemeyecek gibi görünmektedir. 89 Bahar Eylemlerinden bir fark olarak da değişecek olan sendikal kadroların birkaç istisna dışında direnişçi sendikacılardan değil daha çok bu sendikalardaki iç hesaplaşmalardan faydalanan kişilerden oluşacağını söylemek şimdiden mümkün görünmektedir. Şüphesiz ki beklenen bu sonuçlarda sosyalist hareketin bu süreçteki müdahele zayıflığı da belirleyici bir etkendir.
Bir diğer önemli gündem ise belediyelerdeki asıl işçiler ile şirket işçilerinin gerek toplu sözleşme süreçlerinin ve gerekse de toplu sözleşmelere ilişkin dava süreçlerinin bitmek bilmeyen döngü halidir. Ancak, buradaki işçilerin talepleri ise belediyedeki iktidarın kim olduğuna bağlı olarak o partiye yakın olan sendikaların güdümünde sönümlendirilmektedir. Sosyalist hareketin görece en çok etkide! bulunduğu işyerleri buralar olsa da sınırlı örnekler dışında başarılı olunan bir süreç gösterebilmek ise zordur!
Kamu işyerleri ile belediyelerde gelişen işçi eylemliliklerini, esas olarak toplu sözleşme süreçleri, sendikal örgütlenme, işten atılmalar ve bir ölçüde de sendikal muhalefet kapsamında olmak üzere bir kaç başlıkta toparlamak mümkündür. Bu başlıkların yanı sıra kimi zaman taşeronlaşmaya karşı mücadele de yukarıda belirtilen başlıklar içinde ayrıca yer bulabilmektedir.
Özel sektörde yer alan büyük ve orta ölçekli işyerleri açısından da ağırlıklı gündemi toplu sözleşme veya sendikalaşma süreçleri olarak tespit etmek mümkündür. Bu işyerlerindeki sendikalaşma süreçleri son derece sertleşebilmekte ve sonucu da genellikle işçilerin işyeri iç örgütlülüğünün gücü belirlemektedir. Buralarda yürütülen toplu sözleşme süreçlerinin ise çoğu durumda sendikasızlaştırma tehditleri ile birlikte sert bir güzergahta ilerlemesi söz konusu olabilmektedir.
Özel sektördeki orta ve küçük işyerleri açısından ise toplu sözleşme istisna iken sendikalaşma dahi sınırlı olarak gündeme gelebilmektedir. Bu işyerlerinde, asıl olarak mevcut sömürüye karşı birikmiş öfkeye bağlı kısmi hak talepleri üzerinden aniden gelişen ve kısa sürede sönümlenen bir eylem çizgisi görülebilmekte; bu eylemlerin sonucu da genelde avukat/yargı alanında kalmaktan kurtulamamaktadır!
2. Yasayla Baskılama
Hukuk sistemi, en genel düzeyde mevcut üretim ilişkilerinden bağımsız olmadığı gibi hakim iktidar ilişkilerine göre devletin örgütlenme biçimini de belirlemektedir. Bu en genel düzeydeki gerçeklik, yasal düzenlemeler yoluyla, gerek kollektif olarak ve gerekse de bireysel işçi açısından sınıfın üzerine bir karabasan gibi çökülmesine neden olmaktadır[5]. Sadece yıkıp yenisini kurmak amacıyla değil, aynı zamanda güncel mücadele dinamiklerini netleştirebilmek açısından da bu konunun ayrıntılarının netleştirilmesi önem taşımaktadır[6]. Sermayenin bu alana ne denli önem verdiği ve bu yöndeki taleplerinin de bir sınırı olmadığı ise özellikle esneklik! adıyla kazdıkları kuyuyu her aşamada biraz daha derinleştirip tahkim etmelerinden; kıdem tazminatını kaldırmanın yanı sıra sınırsız işten çıkarma konusundaki girişimlerini de asla ertelememelerinden açığa çıkmaktadır. Tüm bu nedenlerle, yasal düzenlemelere, sadece sınıfın taleplerini boğması açısından değil aynı zamanda gerek gelen dalgayı kavramak gerekse de zorlanabilecek sınırlara işaret edebilmek için de titizlikle yaklaşılmalıdır…
İşçi sınıfının öne çıkan taleplerinin, kimine aşağıda değineceğimiz etkenlerin yanı sıra yasal düzenlemeler yoluyla da baskılandığı bilinmektedir. İşçiyi işten çıkarmak serbesttir, yıllar sonra söz konusu olabilecek tazminat alacağı ise şüphelidir. Sendikal haklar işlemez durumdadır. Sendikal baskı davalarında ya sonuç alınamamakta ya da HAGB’den öteye geçilememektedir. Çoğunlukla sahada olmayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da sorunlara ilgililerin politik tercihlerine göre yaklaşmaktadır. Sendikal demokrasi ise sadece Hakİş ve Türkİş’te değil DİSK’te ve çoğu bağımsız sendikada da genel olarak ortadan kalkmış durumdadır.
Yasalar, düzen işlevini, neredeyse sadece sermaye için yerine getirmektedir. İşsizlik, gelebileceği en son noktalara kadar yaygınlaşmış ve intihar gerekçeleri içinde önemli bir etken haline gelmiştir. İş bulup çalışanlar açısından ise baskı, hakaret ve tehdit; hukuki veya fiili bir yaptırımı olmayınca, işyerlerindeki en temel iş organizasyonu araçları haline getirilmiştir. İş güvencesi, kağıt üzerinde bile kalmamıştır. Uzun işe iade davaları sonucunda tekrar çalışabilmek mümkün olamadığı gibi yüksek enflasyon düşük faiz ortamında alınan tazminatlar da yaraya merhem olamayacak rakamlara düşerek adeta işverenlere ucuz kredi imkanı haline döünüşmüştür. Tazminat, hatta ücret davaları bile mahkeme koridorlarında kimi zaman ise bu koridorlara dahi ulaşamadan arabulucu görüşmeleriyle boğulabilmektedir.
Sendikal örgütlenme, sadece işveren baskısıyla değil Yasa yoluyla da çürütülmektedir. İşverene rağmen sendikalarda örgütlenebilmiş olan işçilerin önüne ise yıllarca bitmeyecek dava süreçleri çıkabilmektedir. Sendikal yetki davalarının üç yıldan önce bitmesi, artık kısa sürdü denilenler sınıfındandır.
Sendikasızlaştırmanın önemli araçlarından olan Hakİş ve Türkİş ise işçileri sendikalarda örgütleyerek bu yükümlülüklerini yerine getirmektedir. Esas olarak bir grup sendikacının zenginleşme aracı haline gelmiş olan bu sendikalar açısından, seçim sistemi ve delege ağı nedeniyle bir yenilenme imkanı çok zor görünmektedir. DİSK ise Genelİş üzerinden adeta CHP emek kolları olarak faaliyet göstermekte; az ya da çok sınıf bağı olan diğer sendikalar ise ya bu sistemle simbiyotik bir ilişki kurmuş haldedir ya da bu varoluşu değiştirecek güce sahip bulunmamaktadır. Açıktır ki bu sürece bir çözüm yaratılamaması durumunda, DİSK de kaçınılmaz bir şekilde diğer konfederasyonlarla aynı menzile varacaktır. Nitekim, DİSK’e bağlı sendikaların yönetiminde bulunanların sadece burada bulunma süreleri bile dikkate alındığında, gelen tehlikenin büyüklüğü daha kolay kavranabilecektir!
Çalışma Bakanlığının, en temel görevlerini bile yerine getirmekten beri durması, son derece yakıcı sorunlarda bile ısrarla süreçlere dahil olmaması da sınıflar mücadelesinde güçler arasındaki ilişki ve gelinen durum ile doğrudan ilişkili bulunmaktadır. Sendikal istatistikleri bile düzgün olarak yayımlamayı becerememesi (DİSK başkanını dahi “üye değil” olarak gösterebilmiştir), ilgili sendikanın siyasi eğilimine göre sendikal baskı süreçlerine müdahil olması, aylarca denetim yapmayı ertelemesi… artık Bakanlık açısından sıradanlaşmış durumdadır…
Aktarılmaya çalışılmış olan tüm bu başlıklar, işçi sınıfının yasa yoluyla da baskılanması süreci açısından; yasal düzenlemelerin dolanılması aşamasından artık doğrudan yasaların uygulanmaması seviyesine geçildiğini açıkça göstermektedir. Yargı içtihatlarındaki geri çekilme ise yine tüm bu süreçlerin tamamlayıcısı olarak değerlendirilmelidir.
Tüm bu kurum ve düzenlemelerdeki mevcut durum, sadece mücadele açısından yeni araçlara ilişkin ihtiyaçları değil aynı zamanda söz konusu kurumların teşhirini de zorunlu kılmaktadır.
3. İşçi Sınıfının Örgütlü Olduğu Kurumlar – Sendikalar ve Dernekler
İşçi sınıfı, bu kurumların niteliğinden bağımsız olmak kaydıyla, sendikalar ve dernekler üzerinden örgütlenmiş durumdadır. Kamu ve belediye işyerlerinde çalışan işçiler ile görece büyük ölçekli veya sektöründe merkezi yapılarını koruyan işyerlerinde/işletmelerde çalışan işçiler esas olarak sendikalarda örgütlenmiş haldedir. Daha küçük ölçekli veya dağınık yapıdaki işyerleri ise genel olarak örgütsüz bir durumda olup bu işçilerin ancak sınırlı bir kısmı dernek tipi yapılarla ilişki kurabilir haldedir[7].
Sendikalarda örgütlü işçilerin toplam işçi sayısına oranı %15’in altındayken, TİS kapsamındaki işçi sayısı açısından ise bu oran %13’ün de altında bulunmaktadır. Kamuda TİS kapsamındaki işçilerin toplam kamu işçilerine oranının % 95’ler civarında olduğu dikkate alındığında, özel sektörde çalışan işçiler açısından bu oranın % 8’den biraz daha az olduğu sonucuna ulaşılabilmektedir. Bu durum, özel sektör açısından sendikasızlığın genel olarak yaygın olduğu, büyük ölçekli işyerlerini çıkardığımızda ise (250’den az işçi çalıştıran işyelerinde TİS kapsamında olanların oranı yaklaşık % 5 kadardır) neredeyse sendikalı işçinin bulunmadığı görülebilebilmektedir…
Sendikaların üye sınırlılığı, aynı zamanda bir iç dinamik yoksunluğu anlamına da gelmektedir. Gerçekten de, artık mevcut yetkili sendikaların neredeyse tamamının temel rutini delege ve yönetici seçimleri ile yetki başvurusu, temsilci seçimi/ataması ve toplu sözleşme yapma şeklinde sınırlanmış durumdadır. Bu sendikalar için örgütlenme faaliyetleri ise neredeyse iktidar veya mevcut partiler üzerinden onay/icazet alınarak gerçekleştirilen çalışmalar haline gelmiştir. Sendikal çalışmalara ticari faaliyetleri sürdürür gibi yaklaşmak ve dolayısıyla da delege ve temsilcileri kontrol etmek, belirtilmiş olan varoluş tarzının devamı açısından temel belirleyici haline gelmiş durumdadır.
İşçi dernekleri, gerek tarihsel gerekse de güncel olarak sınıf hareketi için önemli imkanlar yaratmıştır. Kısa yakın dönem açısından, kamu işyerlerine yönelik taşeron işçi dernekleri, ilgili işçilerin sendikal haklarını almalarında, toplu sözleşme yapmalarında ve son olarak da bu işçilerin sınırlı da olsa kadroya geçirilmelerinde çok önemli mücadeleler vermişlerdir.
Sendika olarak kurulmuş olan ve hukuken de sendika formunda bulunan mevcut pek çok kurumu, aslında bir işçi derneği olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Toplu sözleşme sürecinden uzakta, ağırlıklı olarak işten çıkarılmış işçilerin ve kimi zaman da tekil işyeri sorunlarının çözümünde etkili olan bu kurumlar ise aslında fiilen bir dernek olarak faaliyet göstermekte ve gerektiğinde işçilerin yargı süreçlerine erişimlerini de kolaylaştırmaktadır.
Ancak, sendika formunda olanlar da dahil olmak üzere bu dernekler açısından temel sorun demokratik işleyişten uzak olmaları, yönetim kimdeyse onlar tarafından sürdürülmeye devam ettirilmesi ve yine değişim imkanının da buralardan çok uzak kalmasıdır. Tam da bu durumun bir sonucu olarak, pek çok taşeron işçi derneğinin yöneticileri, toplu sözleşme sürecinin yaygınlaşması ile birlikte sendikalarda şube/işyeri düzeyinde yönetici haline gelerek mevcut sisteme kolaylıkla entegre olabilmiştir. Benzer durum, sosyalist hareket ile ilişkili dernekler veya dernek olarak faaliyet gösteren sendikalar açısından da yaşanmakta; bu sefer, yönetimi kesintisiz sürdürenler kişiler değil de ilgili siyasi hareket olmaktadır. Bu haliyle, söz konusu dernekler ve bu varoluştaki sendikalar için eleştirel! bir ifade olarak “komsomol” isimlendirmesinin yapılması çok da hatalı olmayacaktır[8].
4. Sosyalist Hareket ve İşçi Sınıfı
Sosyalist hareketin, sınıf içindeki örgütlülüğü ve derinliği açısından, tarihinin en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor olması ağır bir gerçekliktir. 1960 sonrası dönemde gelişen sınıf hareketinin hemen her sürecinde sosyalist hareket de yer almıştır. 12 Eylül yönetimi dahi bu varoluş biçimini engelleyememiş; en fazla sınırlı bir dönem için geri adım attırabilmiştir. Sosyalist hareket, 1980’lerin ikinci yarısında yeniden yükselen sınıf hareketini, 89 Bahar Eylemlerini, Madenciler Grevini ve 3 Ocak Genel Grevini örgütleyebilmiş veya en azından bu örgütlenmelerin bütün aşamalarında bir düzeyde yer alabilmiştir.
1990’lı yıllarda geri çekilen sınıf hareketi, 94 krizinin ardından kısa bir hareketlenme yaşasa da 2000’li yıllar ile birlikte iyice sönümlenmiştir. Bu dönemler açısından, grevlere katılan işçi sayısı 100 binli rakamlardan 1000’in dahi altına düşerken, greve çıkan işyeri sayısı ise kelimenin gerçek anlamıyla iki elin parmaklarına dahi erişmekte zorlanır olmuştur[9]. Yakın zamana kadar kaydedeğer bir yükseliş yaşanmayan bu rakamlarda[10], 2024 ve 2025 yılları için oransal olarak yukarı yönlü olacak şekilde kaydadeğer bir artış gerçekleşmiş görülmektedir[11].
Sınıf hareketinde, 2000’li yıllar boyunca görülen geri çekilmenin bir başka yansıması daha vardır. Tüm bu dönemlendirme açısından, işçilerin daha fazla belirleyici olduğu hak temelli eylemler yerine çoğunlukla işten çıkarılan işçilerin gerçekleştirdikleri savunma özellikli eylemler görülmüştür. Öyle ki işçi inisiyatifinin buunmadığı ve neredeyse asgari ücret civarı ücrete mahkum bırakan toplu sözleşme süreçleri bile mevcut sendikalardan istifa etmek dışında aktif bir tavra dönüşememiştir.
Kamu işyerlerinde, uzun yıllardan beri devam eden akp/mhp kadrolaşmasına bağlı olarak, milliyetçi ve muhafazakar ağırlıklı bir işçi kitlesi çalışmaktadır. Bu işçiler, DİSK olarak adlandırdıkları sola mesafeli olmasalar da sosyalist hareketin bu kesimler içindeki ilişkileri sınırlı sayıdaki kişiler düzeyini geçememektedir. Kamu işyerlerinde, sosyalist hareketin geleneksel tabanı olan Alevi ve Kürt Siyası Hareketine yakın işçilerin neredeyse yokluğu da söz konusu bu darlığı beslemektedir. Bu gerçeklik karşısında, sosyalist hareket, esas olarak ilgili sendikaların muhalefetinde bulunan kişiler üzerinden haber/röportaj yapmaktan öteye geçememekte; en fazla da bir iki işyeri temsilcisi üzerinden politika üretmeye! çalışmaktadır.
Benzer durum, belediye işyerlerinde de söz konusudur. Neredeyse DEM ve CHP dışındaki belediyelerde bir varoluş yaratamayan sosyalist hareket, özellikle de CHP’li belediyelerde, yönetim ile anlaşarak kendisine bir yaşam alanı! oluşturmaya çalışmaktadır. Belediyelerde, ağırlıkla da işverenleri durumunda olan siyasi partilerle oluşturdukları bir tür konsensüs çerçevesinde örgütlenebilmiş olan üç sendikanın toplamda 578.000 üyeye ulaşmış olması dikkat çekicidir! Nitekim, kayıtlı işçilerin ancak % 5,88’i kadar olan belediye işçilerinin[12] sendikalı işçiler içindeki oranının % 22,91 gibi bir orana ulaşması, adeta kanser hücresinin büyümesini çağrıştırmaktadır!
Sosyalist hareketin özel sektör işyerlerinde de bir düzeyde ilişkileri mevcut olmakla birlikte bu ilişkiler büyük ölçekli işyerlerini kapsayacak düzeyde olamamıştır. Nitekim, esas olarak üç büyük konfederasyona bağlı sendikaların kapsamı ve denetimi içinde yer alan değinilmiş büyük ölçekli işyerleri açısından bağımsız bir hat izleyecek derinlikte ilişkiler söz konusu değildir.
Orta ve küçük ölçekli işyerlerinde ise o güne kadar süregelmiş yoğun sömürü ilişkisinin bir sonucu olarak patlamalarla ortaya çıkan ve doğası gereği kısa sürede de sönümlenen süreçlerle karşılaşılmaktadır. Sosyalist hareketin, bu türden işyerlerinde sahip olduğu/kurduğu güvene dayalı ilişkiler ise belirtilen türden eylemliliklerin açığa çıkarılıp derinleştirilmesinde etkili olabilmektedir. Nitekim, kurulmuş olunan tek merkezli sendikalar/dernekler de bu nitelikteki işyerlerinde gelişen süreçlerde belirtilen çerçevede olacak şekilde bir işlev görebilmektedir.
II. Emeğin Mücadelesi
İşçi sınıfının mevcut durumu üzerine, aslında çoğunlukla vurgulanmakta olan kimi tespitlerin[13], yazı kapsamında olmak üzere bir kez de burada altını çizmekta fayda bulunmaktadır.
İşçi sınıfının, bizim nitelemelerimizden bağımsız olarak bir örgütlülüğünün bulunduğu bir kez daha belirtilmelidir. Belki de en önemli ve de en güçlü kesimi devlet aygıtlarının uzantısı konumunda bulunan (gerici/sarı/mafyatik) sendikalarda olmak üzere, işçiler kimi zaman mahalli derneklerde, kimi zaman işyeri takımlarında, kimi zaman da yakınlarındaki kahvehanelerde[14] örgütlü! halde bulunmaktadır. Tüm bu varoluş alanlarında, sınıfı yeniden ve yeniden örgütleyenin devlet ve sermaye olduğu ise açıktır. Nitekim, sermaye iktidarı, sınıf mücadeleleri tarihinden çıkardığı derslere dayanarak, işçi sınıfının her düzeyde örgütlülüğüne müdahale etmesi gerektiğinin bilincindedir. Günümüz Türkiye’si açısından ise çözemediği yapısal krizini erteleyebilmek amacıyla bir yandan faşist devlet aygıtını tahkim eden iktidar aynı zamanda sermaye birikimine yönelik programını da neredeyse tümüyle emeğe yüklenerek sürdürmeye çalışmakta ve bu noktada da kendi varoluşunun güvencesi olarak işçi sınıfının tüm örgütlülüklerini belirleyip yönetmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşımın, sadece sendikaları dizayn etmekle sınırlı kalmayıp aynı zamanda işçilerin doğal örgütlülüğüne müdahale şeklinde de gerçekleştiği bir kez daha belirtilmelidir.
İşçi sınıfının durumunu, örgütlülüğünün yanı sıra çalışılan işyerleri açısından değerlendirdiğimizde ise sınıfın homojen bir yapıda olmadığının altının öncelikle çizilmesi gerekmektedir. Bu konuda, son derece genel düzeyde bir tasnifleme yapıldığında; işyerlerinin büyük, orta ve küçük ölçekli işyerleri olarak ayrıştırılması ve bu arada da ölçeğin yanı sıra işverenlik açısından yabancı sermayenin payı ve menşeinin de dikkate alınması uygun olacaktır. İkinci önemli sınıflandırmanın ise kamu ve belediye ile kamu taşeron işyerleri şeklinde yapılması doğru olacaktır. Sınıflama yaklaşımında, duruma ve gelişime göre; bölgeye, bölgedeki işyerlerinin yoğunluğuna, cinsiyet ağırlığına, işyerlerinin geçmiş tarihi birikimine … yönelik değerlendirmeler de muhakkak ki önem taşıyacaktır.
Tasnifleme yaklaşımının, tanımından da anlaşılacağı üzere çeşitli kısıtlara ve özellikle de kopuş anlarındaki dinamikleri kavrama açısından yetersizliklere sahip olacağı da ifade edilmelidir. Ancak, tüm yapısal eksikliklerine rağmen, bu yaklaşım ile bir başlangıç noktası olarak odaklanılmış sınıf bileşenlerinin talepleri ile bu taleplere ilişkin sınırların kavranabilmesi ve çözümlerin de buna göre aranabilmesi mümkün olabilecektir.
1. Sendikal Alanda[15] Durum
Mevcut iktidarın en büyük başarısı, birkaç istisna dışında, çeşitli düzeylerde de olsa sendikaları kendi kontrolüne alabilmiş olmasıdır. Konfederasyonlara/sendikalara göre farklılıklar içerse de bu kontrolün son derece derinleştiği de ifade edilmelidir. Bu bağlamda olmak üzere, Hakİş ve özellikle de MemurSen konfederasyonları ve bunlara bağlı sendikaların, sadece “iktidara yakın” olarak değerlendirilmesi dahi pek mümkün değildir! Doğrudan iktidarın bir uzantısı, emeği denetleme ve düzenleme birimi/bürosu gibi faaliyet gösteren bu iki konfederasyondan Hakİş açısından kendi taban dinamiğinin sığamaması nedeniyle sınırları ihlal ettiği kimi durumlar olsa da MemurSen için buna dair tek bir örnek dahi bulabilmek zordur. Nitekim, gerek ITUC (Uluslararası Sendika Konfederasyonları) ve gerekse de ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonları) tarafından, MemurSen’in yapmış olduğu üyelik başvurularının sendikal bağımsızlık ilkelerini karşılamaması, bir başka deyişle aslında bir sendika olmaması nedeniyle reddedilmiş olması çarpıcıdır.
Türkİş açısından da içindeki birkaç sendika/şube dışında iyi birşeyler söyleyebilmek zordur. Doğrudan iktidarı takip eden, karşılığında da kendi iktidar alanlarını koruyabilen bu kapsamdaki sendikaların yönetiminde artık aynı aileden kişilerin bulunması dahi tartışma konusu olamamaktadır. Buna rağmen, Türkİş yönetiminin bugüne kadar bastırmayı başardığı taban dinamiğinin de artık sınırları zorlamaya başladığı dikkatlerden kaçmamalıdır. Kamu sektörü açısından enerji, güvenlik, madencilik, sağlık, tarım ve taşımacılık işkollarından, en azından Türkİş çizgisinden kopuş denemelerinin yakın zamanda başarıya ulaşması şaşırtıcı olmayacaktır.
DİSK ve KESK ise işçi sınıfı hareketini ileriye taşıyan kurumlar olmaktan hızla uzaklaşarak bürokratik/tutucu kurumlar haline dönüşmektedir. Bu konfederasyonların faaliyetlerinin ağırlığı da toplu sözleşme ve Kongre süreçlerini organize edip yönetmeye! ve CHP’li belediyeleri takibe doğru evrilmektedir. Her iki konfederasyon açısından da özgücüne dayanarak fiili sendikalaşma ve direniş örgütleme kapasitesi ise ancak birkaç sendikayla sınırlı kalmaktadır[16].
Hakİş’te işyeri düzeyinde, Türkİş’te ise işyeri ve şubeler düzeyinde bir hareketlilik söz konusu olabilmektedir. Değinilmiş olan büyük konfederasyonların dışında kalan konfederasyonlar ise esas olarak Hakİş veya Türkİş ile MemurSen’in yerini almaya çalışmakta ve o günlerin gelmesi umudu için beklemektedir.
Bağımsız sendikaların faaliyetleri ise daha önce de değinildiği üzere, genelde işçi dayanışma dernekleri kapsamında kalmakta ve ağırlıklı olarak işçilerin feshe bağlı haklarının talep edilmesinde yaşanan sıkıntıların çözümünde işlev görmektedir[17].
Sistemin kuşatması altında bulunan sendikal alan açısından, işçi sınıfının nefes alabileceği sınırlı sayıda kurum mevcuttur. Bu kurumların kendisine ve aynı zamanda etki alanlarına baktığımızda ise ilk göze çarpan husus dağınıklıktır. En genel düzeyde güçlerin biraraya toplanamaması olarak ortaya çıkan bu dağınıklık; koordinasyon eksikliği, dayanışma yetersizliği ve kadro kaynaklarının azlığı olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Bu nitelikteki sendikalar açısından, alanda yetersiz olan kaynakların gerektiğinde ortak hedeflere yönlendirilememesinin bir sonucu olarak dayanışma faaliyetleri, sadece işten çıkarılmış olan işçileri ziyaret etmekten[18] öteye gidemez hale gelmiştir. Dolayısıyla, üzerine kafa yorulması gereken, güçlerin dağınıklığının önüne geçebilmek açısından nelerin yapılması gerektiğidir. Birleşik bir mücadele hedefi olmaksızın aşılması mümkün görülmeyen bu sorunun çözümüne yönelik olarak, hedefleri ve planları belli olan bir koordinasyon oluşturulmaksızın ileriye doğru bir adım atılması pek mümkün görülmemektedir. Sahip olunan çok sınırlı imkanlara rağmen büyük bir emek ile yaratılan değerlerin korunup geliştirilmesine dair adımların atılabilmesi için siyasetlerin temsilinden faaliyetlerin temsiline geçilmesi gerekmektedir. Aksi durumda, mevcut imkan ve gelişme dinamiklerini tüketen, birleşik mücadeleyi ancak bir rekabet unsuru olarak gören ve sonuçları itibariyle de avukatlık bürolarında biten faaliyetlerden kurtulunması mümkün olamayacaktır. Bu varoluştan kurtulabilmek ve siyaseti birlikte üretip hayata geçirebilmek amacıyla hangi faaliyetlerin nasıl yürütülebileceğinin saptanabilmesine; bu doğrultuda da bir sendikal yönelim belirleyip planlama yapacak çalışma masalarına ve bu yolla sendikal alana özgü politikaların faaliyet temelli -sadece eylem birliği değil- bir ortak paydada birleştirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır.
2. Sosyalist Hareket ve İşçi Sınıfının Örgütlenmesi
Sosyalist hareket, doğası gereği, işçi sınıfına yönelik olarak büyük politika önerilerine her zaman sahip olmuştur. Ancak, günümüzde, sınıfın gerek bütününde gerekse de sınırlı bir bölüğü içinde etkili olabilecek düzeyde bir derinliği ise bulunmamaktadır[19]. Aslında, sosyalist hareket, 12 Mart sonrası dönemin önderlik tarzından bugüne kalanlarla hesaplaşamadığı için, sadece en genel yaklaşımlarını değil 68 ve 78’lerdeki sloganlarını bile, ne 88 ve 98 döneminde ne de bugüne kadar takip eden süreçlerde değiştirme ihtiyacı duymamış[20]; eskiye oranla aleyhine olan onca etkene rağmen bugün de aynı tarzlarla ama “bu seferinde farklı sonuç bekleme” hedefinden vaz geçememiştir.
Sosyalist hareket açısından, işçi sınıfının örgütlenme süreçleri içinde yetişmiş kadro yokluğunun da önemle vurgulanması gerekmektedir. Bu konuda, iyi niyetli yönelimler her daim mevcut olmakla birlikte, artık ne sınıf içinde ne de sosyalist hareket bünyesinde örgütlenme, direniş, grev, işgal… yönetmiş ya da en azından bunların içinde yer almış deneyimli kadrolar hemen hemen kalmamış gibidir. Mevcut sendikalar üzerinden gerçekleşen toplu sözleşme, grev ve seçimler gibi kimi süreçler dışında, hak temelli eylemler neredeyse yok denecek kadar azalırken esas olarak feshe bağlı kimi hakların alınmasına odaklanmış savunma temelli eylemlerin görünür olması da çalışan işçilerin eylemlerine yönelik birikimin gelişmesini yavaşlatmaktadır. Bir sonuç olarak, işçi sınıfının örgütlenme süreçleri içinde yetişmiş kadro kıtlığı, sınıfın güncel dinamiklerinden de uzak olmaya ve mevcut verilerin de sadece yönetim veya muhalefet kaynaklı olacak şekilde sendikaların içinden alınmasına neden olmaktadır[21].
Sosyalist hareketin, gelinen süreçte, sınıf hareketinin mevcut ana damarından uzaklaşmasına neden olan sorunlara yönelik bir yaklaşım geliştiremediği gibi sınıf içindeki daralmayla da ilişkili olarak kendi içinde yaşadığı sorunları da çözebilmiş değildir. Neticede, sınıf ilişkileri dışına düştükçe sosyalist hareketin yenilenme umudu azalmakta, yenilenmeyip dünyayı eski tarzlarla açıklamaya çalıştıkça da sınıfla arasındaki açı daha da büyümektedir. Tüm bu sorunlara yönelik olarak sendika şubelerinde bir yer bulmak veya komsomol! nitelikli dernekler veya sendikalar oluşturmak dışında başkaca bir politika üretilemediği de kolaylıkla görülebilmektedir. Bu darlık ise çoğu durumda birleşik mücadelenin önünde de bir engel haline gelmektedir.
Şüphesiz ki sınıf hareketinin ana damarlarından uzaklaşarak son derece darlaşmış olan süreçler; kişi veya grupların beceriksizliğinden değil esas olarak yapısal nedenlerden kaynaklanmaktadır. Aslında, sosyalist hareket, bir açıdan da, mevcut önderlik tarzından ve bu önderlik tarzının oluşturduğu kurumsal yapılardan bugüne kadar hesaplaşarak kopuşamamış olmasının bedelini ödemektedir. Söz konusu küçük burjuva önderlik tarzı, geçmişten bugüne yitirdiklerinin geri gelmesinin mümkün olamadığını kavradıkça elinde kalan tek doğrulama yöntemi olarak rekabetçiliği[22] öne çıkarmakta ve kendisini de en net olarak bu şekilde var edebilmektedir. Öyle ki sosyal medya imkanlarının da tetiklediği rekabetçilik sosyalist hareket açısından uzunca bir süredir devam edegelen bu dönemin belki de en tipik var oluş tarzı haline gelmiş durumdadır. Sosyal medya çağında varolabilmek için oralarda mevcut algoritmalara[23] göre bir tarz tutturulması hedeflenince rekabetçilik de adeta halkla ilişkiler şirketi gibi davranılarak faaliyetleri bir performans sergilemeye dönüştürmekte ve giderek de sosyal medyada tutunmaya çalışan bir varoluş tarzını yeniden ve yeniden üretmekten kaçınılamamaktadır.
Gelinen noktada en genel düzeyde de olsa bazı saptamalar yapmakta bir engel bulunmamaktadır; sosyalist hareket işçi sınıfının gelişme dinamikleri ile mesafelenmiş durumdadır, sınıf içinde derinleşme[24] imkanlarına sahip değildir, en genel düzeyde yaşanan tıkanıklığın da bir sonucu olarak yeni döneme uyum da sağlayamamaktadır. Bu mevcut durumun sonucu olarak sınırlı bir düzeyde de olsa sendikalarda yer tutma çabası elde kalan ve ulaşılabilir olan tek imkan görünmekte ve bu zemin de ağırlıklı olarak tek yoğunlaşma konusu haline gelmektedir. Çoğunlukla sendikacıların! inisiyatifi bırakmadığı bu simbiyotik ilişki tarzı da sınırlı istisnai örnekler dışında çoğunlukla sendikacılar tarafından tek taraflı olarak kolaylıkla sonlandırılabilmektedir. Ancak, ifade edilmelidir ki ne kadar sorunlu görünse de bu tarzın bir karşılığı bulunmaktadır. Neticede, bu imkanı bulamayanların veya bunu yapamayanların da kendilerine yeni (komsomol) sendikalar kurmayı tercih etmeleri bu durumu doğrulamaktadır. Ancak, her ne olursa olsun, ilgili yapı bu yolla bir düzeyde ilişki ağını genişletme ve göreli olarak kendisini büyütme imkanı bulsa da buradan kaydadeğer bir dinamik yakalanamayacağı tarihsel deneyimlerle sabittir. Sosyalist hareketin hesaplaşamadığı ve kopuşamadığı mevcut önderlik tarzının herşeyi kendi kontrolünde tutma yaklaşımının bir sonucu olarak vaz da geçemediği bu yönelim, yeni döneme ayak uyduramamasına ve mevcut zayıflığına bağlı olarak bir kez daha bildiğini tekrarlamaktan ve tekrarladıkça da mevcut imkanlarını daha da daraltmaktan öteye bir sonuca ulaşamamaktadır.
Günümüz işçi sınıfının geçmiş kuşaklar ile arasındaki mesafe önceki dönemlere göre çok daha fazla açılmış durumdadır. İşçi sınıfının eğitim düzeyi çok daha yükselmiştir, neredeyse bütün sektörler açısından daha fazla kadını kapsar haldedir, geçmişe göre daha muhafazakar ve daha milliyetçidir, çok daha güvencesiz ve çok daha örgütsüzdür, yanı başında ise geçmiş dönemlerle karşılaştırılamayacak kadar daha az sayıda mücadele deneyimi olan bir işçi kitlesi mevcuttur… Ancak, yukarıda sayılan zaaflara ve son derece sınırlı kadro kaynağına ve neredeyse sıfır denilebilecek imkanlara rağmen ayrı kanallardan da olsa ülkenin hemen her noktasında bir direniş örülmeye çalışılmaktadır. Anadolu topraklarının direniş geleneğinin yok edilememesinin bir sonucu olarak da kaydedeğer pek çok işçi direnişinin zemininde yine sosyalist hareketin bakiyesinin bir etkisi söz konusudur. Bu direnişlerin yaygınlaşabilmesi ve buralarda yeşeren direnişçi zeminlere dayanılarak yeni önderlik kuşağının yaratılması, dönemin en temel görevi olarak görülmelidir. Bu konuda, dönemi kavrayabilmek ve döneme uygun yönelimler gerçekleştirebilmek amacıyla sosyalist hareketin tarihsel birikiminin yeni kuşaklarla buluşmasını sağlamak ise atılacak ilk adımlardan olmak zorundadır. Sosyalist hareketin üzerine düşen, mevcut işçi sınıfı ile arasındaki mesafelenmenin giderilebilmesi amacıyla kendi tarihiyle de hesaplaşarak ileri adım atabilecek işçi sınıfı önderlerinin yeni bir önderlik kuşağı olarak dönüşümünün sağlanmasıdır. Bu olanak mevcuttur ve birleşik siyaset zemininde bir kollektif önderliğin oluşumu umudu mümkünlerimiz içindedir.
3. İmkanlar

Değerlendirmelerde, ağırlıkla sorunlara değinildi ve elbette ki sorunlar da sadece burada aktarılanlarla sınırlı değil. İşçi sınıfı kuşatılmış ve devlet tarafından sıkıca örgütlenmiştir. Sınıf içinde mücadele deneyimine sahip işçiler istisna haline gelmiştir. Mevcut işçiler için sahip oldukları milliyetçi ve muhafazakar köken nedeniyle yüksek katlardan talepte bulunmak mücadele etmekten daha öncelikli olarak akla gelmekte ve konforu nedeniyle de tercih edilmektedir. DİSK ve KESK, tarihsel geleneği itibariyle bir umut olabilecekken sınıf hareketinden kopma ve bürokratlaşma konusunda kat ettiği önemli mesafeler nedeniyle bu umudun günbegün sönünümlenmesine neden olmaktadır. Sosyalist hareket ise kent merkezlerindeki bürolara sıkışmış ve faaliyeti de neredeyse bir vekil katılımı da sağlanarak yapılan basın açıklamalarına dönüşmüştür. Sınıfın örgütlenme süreçlerinde yetişmiş kadroları artık kalmadığı gibi mevcut yöneliminin bir sonucu olarak sınıfı kuşatabilecek yeni kadroların kazanılması da pek mümkün görünmemektedir. Nitekim, imkanı olanlar açısından sosyalist hareketin sınıf faaliyetinin odağı da epey bir süredir sendika yönetimleri ya da en azından sendika yönetimlerindeki kişiler ile tekil işyeri temsilcileri haline gelmiş durumdadır.
Ancak, mevcut tüm olumsuzluklara rağmen -adeta bir paradoks gibi- mücadeleyi ileriye taşıyabilecek güçler ve imkanlar da yok sayılamayacak kadar açık bir şekilde kendisini ortaya koymaktadır. Biliyoruz ki tarihin her dönemi açısından bu coğrafyanın toprağı bereketlidir ve bu durum direnişler için de geçerlidir. Tüm zaaflarına rağmen DİSK, işçi kitleleri için hala bir umut olarak görülmektedir. Kendisini milliyetçi ve muhafazakar olarak tanımlayan işçiler de artık daha çok sayıda olacak şekilde mücadeleye girmekte, yeni öncü kadrolar çıkarmakta, mevcut devlet örgütlenmelerinden kurtulmaya çalışmakta ve herşeye rağmen umudu DİSK’te aramaktadır. İşçi sınıfı içinde bulunmayı kendisine hedef koymuş sosyalist hareket ise tüm eksikliklerine rağmen neredeyse bütün eylemlilikler ve direnişler içinde bir düzeyde de olsa yer almaya çalışmaktadır.
İşçi sınıfı hareketinin gelişim seyri ve tüm umut veren gelişmelere rağmen, görülen ve yaşanan olumlulukların bu sefer de yitirilmemesi için sürece iradi müdahalelerde bulunabilmek önümüzde duran kaçınılmaz bir görevdir. Bir kez daha en iyisini sadece biz! yaparız demeyeceksek, birlikte mücadeleyi artık gerçekten inşa etmeye çaba harcamak zorundayız. Temel eksiğimiz, mevcut imkanları bir araya getirmek ve bagajlar olmaksızın kollektif akla itibar ederek bir ortak hatta samimiyetle buluşmaktır. Bu konuda, gelmekte olan süreci ve bu sürecin içerdiği imkanları da görerek, rekabetçilik ile zehirlenmiş mevcut havayı da temizlemek amacıyla, işçi sınıfına yönelik olarak birleşik siyaseti örmek için gerekli adımları atmamız gerekmektedir.
Burada söylenenlerin pek çoğu elbette ki ilk kez söylenmiyor. Yazının da bu açıdan bir orijinallik iddiası bulunmamaktadır. Sosyalist hareketin farklı bileşenleri de kendi imkanları çerçevesinde zaten işçi sınıfı içerisinde emek vermekte ve benzer başlıkları kendi tarzları ile dile getirmektedir. Ancak, bu konuda kayda değer bir mesafe katedilemediği de eylem anında dayanışma temelinde yanyana gelişlerden ve yapıya/partiye birkaç kişi daha örgütleme hedefinden öteye gidilemediği de bir sonuç olarak önümüzde durmaktadır. Bu nedenle de aynı başlıkları farklı alanlarda tekrarlamaktan fazlasını yaparak birleşik mücadelenin yollarını aramamız gerekmektedir.
Öncelikle, sadece eylem birliğinin yetmeyeceği ve faaliyet birliğinin de hedeflenmesi gerektiği ifade edilmelidir. Mevcut güçlerimizi kolletif olarak örülecek bir hat üzerinden birleştirmedikçe de mevcut sorunlu durumdan daha ileriye gidemeyeceğimizi daha baştan vurgulamak zorundayız. Bunu yaparken de keyfilikten kaçınabilmek amacıyla bir yandan faaliyet alanlarını tanımlarken aynı zamanda bazı temel kural ve/veya ilkeleri de öne çıkartmamız gerekecektir. Ayrıca, aslında öngörülmesi pek de zor olmayan olası sürtünme noktalarını da daha en baştan tespit ederek açığa çıkarmak, üzerinden atlanılmaması gereken başlıklardan olmalıdır. Bu konuda işyerleri, sendikalar, mahalleler… mücadele alanı olabilecek her neresi varsa hepsi üzerine konuşulmalı, imkan olan bütün alanlarda da gelmekte olan süreci tanımlayarak bir faaliyet hattı belirlemeliyiz.
İşçi sınıfının hali hazırdaki mücadelesi açısından ağırlığı da dikkate alınarak, kastedilenin daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla konunun sendikal alan üzerinden biraz daha ayrıntılandırılması mümkündür. Sendikal alanı da kapsayacak şekilde birleşik bir faaliyet için çaba harcanırken kimi başlıkları daha en baştan vurgulamak önemlidir. Öncelikle ifade edilmelidir ki sendikal ilkelerimiz genel olarak aynıysa ayrı sendikalarda bulunmanın bir dayanağı olmamalıdır. Kimi durumda yeni bir sendika kurma adımı da tercih edilebilmeliyken yetkili bir sendikanın veya başkaca bir olanağın bulunması durumunda ise buradaki imkanlar sadece orada yer tutan grubun/grupların ayrıcalığı halinde kalmamalıdır. Bu konu üzerine biraz daha çalışıp bir çözüm yolu bulunması mümkündür. Her yapı ve grup kendi tarihsel birikiminden aldıklarıyla ilerlemeye çalıştığına göre akıl veren değil birlikteliği ören bir zeminden hareket edilmeli ve sürtünme noktaları da tespit edilerek bir ortak yol çizilebilmelidir. Biliyoruz ki işyeri komiteleri, toplu sözleşme süreçleri, katılım, geri çağırma, yeniden seçilme sınırları hatta tüzük konularında benzer başlıklar vurgulanmaktadır. Sendikaların mülk olarak görülmediği, tüzük ile çoğunluk dayatmasına karşı tüm varoluş biçimlerinin ve tam özerkliğin tanımlanıp güvenceye alındığı[25] sendikal yapıların kurulması elbette mümkündür. Seçim ittifakları olabiliyorsa, sendikal ittifaklar[26] ve elbette bundan daha ötesi de mümkündür. Büro işkolunda, Sosyalİş ile Öğretmenler Sendikası’nın ayrıştığı bir ilke olmasa gerektir[27]. Atılacak adımlar sayesinde sadece yetkili sendika sayısı ile imzalanan TİS sayısı artmış olmayacak belki de daha önemli olarak mevcut kısıtlı güçler de tanımlı mücadele hedeflerinde bir araya getirilmiş olacaktır. Tüm bu adımların, her bir tekil sendika açısından da tanımlanabilecek daha konfederatif[28] bir yapı[29] ile atılabilmesi mümkün olabilecektir.
Sendikalar için tanımlanmış bu yaklaşımın benzerini, işçi mahalleleri, sanayi bölgeleri, işyeri havzaları… için de tanımlamak mümkündür. Buradaki esas ölçüt, bir cephe örgütlenmesi şeklinde bir araya gelerek bir eylem takvimi planlamak değil yapılan çalışmaları ve bu çalışmaların sonuçlarını bir araya getirecek şekilde bir faaliyeti örmek ve bu birleşik faaliyeti büyütmek olmalıdır. Bu yolla, kesişmeyen alanlardaki faaliyetler yine ayrı gitmeye devam edebilecekken kesişebilecek olanlar içinse ortak akılla daha ileri hedeflere ulaşabilmek imkanlar dahiline girebilecektir. Yeter ki atılacak adımların sahipleri ortaya çıkabilsin!
Değerlendirme ve Sonuç
Her türlü soruna ve yetersizliğe rağmen biri bitmeden diğeri hatta son dönemler açısından birden çoğu birden başlayan direnişler emek mücadelesindeki yerlerini alıyor; kamu işçileri, İzmir belediye işçileri[30], dyo işçileri, temel conta işçileri, enerji işçileri, queen işçileri, TPİ işçileri… kamu işçilerinin tabandan yukarıya doğru yarattıkları basınç[31]… ayrıca onlarca işyerindeki savunma temelli eylemler… sosyalist hareketin önünde açılabilecek imkanları gösteren çoban ateşleri… Sadece bu basit dökümün kendisi dahi gelmekte olan dönem açısından arayana bir ipucu vermektedir.
Elbette şu andaki işçi eylemlerinin ufku Şimşek programından ötesini görememekte ve bu haliyle de düzen içi kalmaktadır. Ancak, Şimşek programına karşı kazanılabilecek her bir mevzi genel olarak moral havayı temizleyecek ve bu zeminde de olsa kitlesel işçi eylemlerinin yolunu açabilecektir. Böylesi bir kitleselleşme yöneliminin kendi ölçeğinde bir siyasallaşma yaratması ise kaçınılmaz olacaktır.
Ancak, mevcut sendikaların gelmekte olan dönemi kapsayacak yeterlilikte olmadığı da açıktır. Sendikaların önemli bir kısmı doğrudan işverenlerin/hükümetin uzantısı konumunda yapılar olsa da işçi sınıfının hali hazırdaki tercihleri yine de sendikalara yöneliktir. Bu yönelimin içerdiği taleplerin ise sendikaların seslendirdiklerinden çok daha ileride olduğu kolaylıkla görülebilmektedir. Her türlü yetersizliğine ve bürokratlaşma konusundaki ilerleyişine rağmen DİSK geniş işçi kitleleri açısından umut olmaya devam etmektedir. Bu beklentiye yanıt üretilemezse, DİSK’in (ve KESK’in de) ömrünü tamamlayan bir yıldız gibi içine çökerek bir karadeliğe dönüşmesi kaçınılmaz görünmektedir. Çöküşün yaratacağı anaforda pekçok umudun da yutulacağını ise şimdiden ifade etmek mümkündür.
Sorun, bu karmaşaya bir yanıt üretilip üretilemeyeceğindedir. Yani sorun bizim tarafla ilgilidir, dolayısıyla çözüm de yine bizim taraftadır. Bunun için de ayrıştırıcı değil birleştirici bir yaklaşıma, hiçbir mücadele türünü birbirinin karşısına koymamaya ihtiyacımız bulunmaktadır. Sadece faaliyetlerimiz için değil dilimizde de buna özen göstermemiz ve eleştirilerimizde de kendi siyasi tarihimizin kavramlarına dayanmamız gerekmektedir. Nitekim, İzmir grevi, faaliyetlerimiz kadar dilimize de dikkat etmemizin önemini, aksi durumda kimlerle yanyana düşebileceğimiz üzerinden açıkça göstermiştir[32].
Sınıf içine gitmemek, militan mücadele vermemek, temsili siyasete sıkışmak… gibi her biri farklı tür bir sorunu ve çürümeyi dile getiriyor olsa da çözümü sadece bu şekildeki indirgemeci analizler üzerinden bulmamız mümkün değildir. Ayrı ayrı olarak yürütülen çalışmalar üzerinden etkili sonuçlar alamayacağımız gibi kısıtlı güçlerimizin yeterince muhafaza edilmesini dahi sağlamamız pek mümkün görünmemektedir. Önümüzdeki dönem, bütün siyasi yapılar açısından, gelişen sınıf hareketinin de etkisiyle yeni örgütlenme ve kadro kanallarına kavuşulması söz konusu olabilecektir. Bu imkan ya klasik olarak bir kez daha doğruyum ki büyüyorum[33] sonucunu yaratacak ya da yeni güçlerle başka bir çözüm aranmasına vesile olacaktır.
İşvereninden mafyasına, kolluk kuvvetinden mahkemesine ve yasalarına kadar her yönden kuşatılmış durumdaki işçiler ise tıpkı gençler gibi kendi tarzlarıyla bir çıkış yolu aramaktadır. En basit sorunda dahi birlik ve dayanışma ihtiyacı tekrar tekrar ortaya çıkmaktadır. İşçilerin, henüz adını koyamamış olsa da aslında DİSK[34] adıyla aradığı şey, sorunlarının çözümüne gidişin önderliğidir.
İşin özü olarak temel sorun önderlik sorunudur ve bunun da artık ancak kollektif önderlik ve buna uygun yapılanmaların inşaası ile mümkün olabileceği açıktır. Kollektif önderliğin karşıtı olacak şekilde ve gelen her yeni kuşağın dinamiğini defalarca yenilmiş tarzlarla tüketen 68’den kalma mevcut önderlik tarzlarının zaafları; gerek etki alanının zayıflamış olması ve gerekse de teknolojik imkanların katkısı nedenleriyle artık daha kolaylıkla görünür durumdadır. Ayrıca, bir diğer umut verici durum ise bu eskimiş önderlik tarzı ve bunu yeniden ve yeniden üreten yapılar üzerinden gerçekleştirilecek çağrıların yeni işçi kuşağına ulaşması ve oralarda duyulması şu an için pek mümkün görünmemektedir. En temel sendikal talepte dahi açığa çıkan önderlik boşluğunun da gösterdiği üzere; sosyalist hareket, tarihsel birikimini, kollektif önderliğin inşaası temelinde geleceğe taşımakla yükümlü bulunmaktadır. Bu yükümlülük, kaçınılmaz olarak, kollektif önderliğin kurucusu olacak yeni önderlik kuşağının inşaası görevini de içermektedir.
Belirtilmiş ve eklenebilecek başlıklarda hangi adımların atılıp hangilerinin atılamayacağı konusunda bugünden bir şey söylemek pek mümkün görünmese de yukarıda değindiğimiz şekliyle sadece eylem değil aynı zamanda ve özellikle de faaliyet temelinde yanyana gelişleri geliştilebilecek bir ortak mücadele zemininin örülememesi durumunda geleceğe dair pek de bir imkan olamayacağını şimdiden tespit etmek zor olmayacaktır. Elbette ki gidilecek yolun birleşik siyaset zemininde olması da ihtimaller dahilindedir. İfade edelim ki ancak bu zemindeki bir yaklaşımın kitleselleşme ve siyasallaşma imkanı sunan yeni dönemi kucaklaması mümkün olabilecektir. Ancak, vurgulandığı tarzda birlikte mücadele yaratılamadıkça, ortada işçi sınıfı hareketinin siyasallaşması gibi bir imkan da kalmayacak; çoban ateşi dediklerimizin bir anız yangınına dönüşmesi ise hiç de beklenmedik bir durum olmayacaktır.
Biliyoruz ki her türlü yetersizlik ve soruna rağmen bu memleketin en direngen ve en kararlı kesimini devrimciler oluşturmaktadır. Bir dönemin kapandığı ve yeni bir dönemin de açılmaya çalışıldığı bugünlerde, devrimcilerin önünde duran görev ise birleşik siyaset ile işçi sınıfının yeni önderlik kuşağı üzerinden yenilenmiş bir kollektif önderliğin inşaası hedefiyle yürümektir. Kazanmak için başka da çıkış yoktur.
[1]Tarihsel gelenekleri ve işçi sınıfı açısından içerdiği imkanlar nedeniyle, DİSK ve KESK, bir ölçüde ama sadece bir ölçüde “sendikal cendere” kapsamı dışında değerlendirilmektedir.
[2]Emek Çalışmaları Topluluğu da benzer kavramlaştırmayı kullanmaktadır.
[3]Sadece genel olarak asgari ücreti değil, aynı zamanda belediyelerde uygulanan ücret politikasını da bu kapsamda değerlendirmek gerektiği için “asgari ücretler” ifadesi tercih edilmiştir.
[4]Tekel İşçilerinin Direnişi ile 3. Havalimanı İşçilerinin Direnişleri, bu açıdan iki özelliği de bünyesinde barındıran eylemler olarak nitelendirilebilir.
[5]Bu konuda, çok değerli çalışmalar yapılmaktadır. Daha geniş bilgi için özellikle Murat Özveri’nin kitapları en önemli kaynaklardandır.
[6]Nitekim, Soma maden işçilerinin tazminatlarını alabilmesi için gereken yasal düzenlemelerin bir an önce yapılması sürecinde, Bağımsız Maden İş öncülüğünde örgütlenmiş olan eylemler, bu sorunun önemi ve sağlayabileceği imkanlar açısından tipik bir örnektir.
[7] Nadir örnekler dışında, derneklerle kurulan ilişki, işçileri çoğunlukla avukatlık bürolarından öteye taşıyamamaktadır.
[8]Tersanelerde iş cinayetlerinin yoğunlaşması ve buna karşı bir hareketin de geliştiği dönem içinde, aynı yere sığamayan sosyalist hareketin dört ayrı bileşeninin ikisinin iki farklı sendikada ve diğer ikisinin de kurdukları iki ayrı dernekte faaliyet göstermiş olması, kastedilen varoluşun tipik bir görünümüdür.
[9]2011 yılında 9, 2012 yılında ise 8 işyerinde greve çıkılmıştır.
[10]Emek Çalışmaları Topluluğu’nun verileri de benzer yönlüdür.
[11]ÇSGB tarafından, 2024 yılı verileri henüz yayımlanmamıştır.
[12]20 No.lu işkolundaki ağırlığı dikkate alınarak, bu işkolundaki işçiler belediye işçileri olarak anılmıştır.
[13]Bu konuda, “Kent Emekçileri Dayanışması” dokümanlarında da ayrıntılı değerlendirmeler yapılmıştı.
[14]Kahvehaneler, bir dönem sosyalist hareketin de önemli örgütlenme alanlarındandı!
[15]İşçi sınıfının örgütlendiği veya derdi olduğunda başvurduğu kurumlar arasında sendikalar ilk sırada gelmektedir. Ayrıca, çeşitli işçi dernekleri ve aslında dernek gibi hareket eden kimi bağımsız sendikalar da yine sınıfın örgütlendiği kuruluşlar arasında yer almaktadır. İşçi sınıfının tüm bu kurumlarını, sendikal alan başlığı altında değerlendirmek toparlayıcı olacaktır.
[16]DİSK ve KESK, ayrı bir yazı konusu olarak değerlendirilecektir.
[17] Bu açıdan, kimi zaman bozunarak avukatlık bürolarının uzantısı haline dönüşe(bile)nler ile bir ticari yatırım olarak sendika açanlar ise tümüyle değerlendirmelerimizin kapsamı dışında kalmaktadır. Konuya örnek olması açısından, yedisi de aynı soyadlı yöneticisi ile “Güvenlik Koruma İş Sendikası”, yine aynı soyadlı avukatlara ait avukatlık ofisinde yer alan genel merkezi ile bu konuda kırılması güç bir rekorun sahibi olmuş gibi görünmektedir!
[18]Bu tarz dayanışmanın önemini ne yok saymak ne de küçümsemek söz konusu olmayıp, vurgulanmaya çalışılan, bunun neredeyse tek tarz haline gelmiş olmasıdır.
[19] Bu çelişkili durumun -sınıf içinde bir derinliği bulunmamasına rağmen büyük politika önermeye devam etmesinin- belki de en somut göstergesi, kolaylıkla ve sıklıkla genel grev çağrısı yapma rahatlığından kaçınamamasında ortaya çıkmaktadır. Oysa ki sosyalist hareket bir genel grevi örgütleyecek kanallara sahip olmadığı gibi böylesi bir çağrının sonuçlarının da üç beş basın açıklamasından öteye gidemeyeceği daha en baştan kolaylıklı görülebilecek bir durumdadır.
[20] Mart süreci ile birlikte gelişen gençlik hareketleri ise geçmiş dönemlerden farklı olarak ilk kez eski kuşakları da doğrudan hedefine almış görünmektedir. Ancak, sosyalist hareketin bu gençliği de diğerleri! ile rekabet üzerinden kuşatma yaklaşımında ise herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Sonuç, elbette ki mücadelenin seviyesine ve gelişme dinamiklerine göre belirlenecektir.
[21]Bu verilerin de ortam değiştirdiğinde kırılan ışık gibi aslında gerçeğin bir ölçüde kırılmış halini yansıtması kaçınılmazdır.
[22]Son olarak, Çalık Holding önünde öldürülen Erol Eğrek için dahi bir arada değil de farklı grupların katılımıyla birden çok eylem yapılmış olması çarpıcıdır! Böylesi vahim bir saldırı dahi ortaklaşmayı sağlamaya yetmemektedir.
[23]Sosyal medya algoritmaları üzerine, Umar Karatepe’nin önemli bir değerlendirmesi mevcuttur.
[24]Toplumun ezici çoğunluğunun işçileştiği hatırlanırsa, burada derinleşme ile kastedilenin sosyalist hareket içindeki kadroların işçi kökenli olup olmadığı veya fiilen işçilik yapıp yapmadığı ve dolayısıyla da yapı içindeki işçi sayısının artıp artmadığı olmayıp; bunun sınıfa politika önerme imkanları ile ilgili olduğu belirtilmelidir.
[25]Burada, sadece çeşitli siyasi yapılar değil, aynı zamanda ve özellikle o işkolundaki farklı alt sektörler ve işyerleri açısından da varolabilme imkanlarının güvenceye alınması kastedilmektedir.
[26]DevYapıİş ile İnşaatİş’in dayanışması bir başlangıç olarak iyi bir örnektir.
[27]Bu iki sendikanın yanyana gelmesi durumunda dahi büro işkolunda aşılamaz gibi görünen ülke barajının yarısı bir anda geçilmiş olacaktır!
[28]Kastedilen yeni bir konfederasyon değil tekil sendika içindeki faaliyet özerkliğidir.
[29]Şüphesiz ki burada güvence altına alınmaya çalışılan işçi sınıfı içindeki tanımlanmış faaliyetin kendisidir.
[30]Son dönemde gerçekleşmişolan hak temelli eylemler içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi işçilerinin yedi günlük grevi son derece çarpıcıdır. Sadece bu grev nedeniyle kayıp işgünü sayısı 2014’ten bu yana son 11 yıl içindeki her bir yıl açısından toplam kayıp işgünü sayısını tek başına geçmiştir. Benzer durum, greve katılan işçi sayısı için de geçerlidir; 2007’den sonraki dönem açısından her bir yıl içinde greve katılan toplam işçi sayısı sadece yedi günlük dönemde greve katılmış olan işçi sayısından daha azdır.
[31]Türkİş yönetimi, uzun yıllardan sonra iş bırakmayı da içerecek şekilde aktif bir eylem takvimi belirlemek zorunda kalmıştır.
[32]Benzer vurgu, Hakan Koçak tarafından da yapılmış ve dilden kaynaklı sorunlara yönelik yerinde değerlendirmelerde bulunulmuştur.
[33]Bu noktada, büyümek için büyümenin kanserin tercihi olduğunu bir kez daha hatırlatmakta fayda bulunmaktadır.
[34]DİSK’in şu anda ne bu yönelimi karşılayacak bir kapasitesi ne de bu yönde bir talebi söz konusudur.
Birleşik Siyaset