Mete GÖNÜLTAŞ
Güvenlik Kimin İçin?
1945 yılında İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde dünya yalnızca büyük bir yıkımın ardından yeniden kurulmaya çalışmıyordu. Aynı zamanda yeni bir uluslararası düzen şekilleniyordu. Avrupa’nın kentleri harabeye dönmüş, milyonlarca insan yaşamını yitirmiş, ekonomiler çökmüş ve toplumlar ağır travmalar yaşamıştı.
Bu yıkımın içinden iki büyük güç öne çıktı. Bir tarafta savaşın sonunda dünyanın en güçlü ekonomik ve askeri aktörü haline gelen Amerika Birleşik Devletleri, diğer tarafta Nazi Almanya’sının yenilgisinde belirleyici rol oynayan Sovyetler Birliği. Sonraki yıllarda dünya siyaseti bu iki güç merkezinin etrafında şekillendi.
Batı dünyasının resmi anlatısına göre NATO, Sovyetler Birliği’nin yayılmacılığına karşı demokratik ülkelerin ortak savunma örgütü olacaktı. 4 Nisan 1949 tarihinde imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile oluşturulan ittifakın temel amacı üyelerinin güvenliğini kolektif savunma ilkesi çerçevesinde korumaktı.
Ancak NATO’nun oluşumunu bu açıklamayla anlamak mümkün değildir.
Çünkü NATO yalnızca bir askeri ittifak değil, savaş sonrasında şekillenen yeni uluslararası düzenin askeri ayağı olarak da ortaya çıktı.
Yeni Dünya Düzeni ve Amerikan Liderliği
Savaş sonrasında Amerika Birleşik Devletleri yalnızca askeri açıdan değil, ekonomik açıdan da üstünlük elde etmişti. Avrupa’nın yeniden inşası için hazırlanan Marshall Planı, Bretton Woods sistemi, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi kurumlar yeni dönemin ekonomik mimarisini oluşturdu.
NATO işte bu mimarinin güvenlik ayağı oldu.
Bu nedenle birçok tarihçi NATO’yu bir savunma örgütü olarak değil, ABD liderliğinde kurulan savaş sonrası düzenin korunmasını sağlayan bir yapı olarak değerlendirmektedir.
Bu bakış açısına göre mesele askeri güvenlik değil, söz konusu olan bir ekonomik ve siyasal sistemin istikrarıydı.
Dolayısıyla NATO’nun kuruluşu Sovyetler Birliği ile yaşanan rekabet üzerinden değil, savaş sonrasında kurulan küresel güç ilişkileri üzerinden de değerlendirilmelidir.
Sovyetler Tehdid miyd? Ya da Ne Kadar Yakındı?
NATO’nun kuruluşuna ilişkin tartışmaların merkezinde bugün hâlâ aynı soru bulunmaktadır:
Gerçekten acil ve kaçınılmaz bir Sovyet saldırı tehdidi var mıydı?
Batılı hükümetler savaş sonrasında Sovyetler Birliği’nin Avrupa’da etkisini genişletmeye devam edeceğini ve Batı Avrupa ülkeleri için doğrudan tehdit oluşturduğunun propagandasını yapıyordu.
Buna karşılık farklı tarihçiler ve araştırmacılar Sovyetler Birliği’nin savaşın sonunda ağır bir yıkım yaşadığını, milyonlarca yurttaşını kaybettiğini ve önceliğinin dışarıya bakmaktan çok kendi güvenliğini sağlamaya yönelik bir tampon bölge oluşturmak olduğunu ileri sürmektedir.
Bu tartışma yalnızca geçmişi anlamak açısından önemli değildir.
Çünkü NATO’nun kuruluş nedenine ilişkin verilen cevap, ittifakın sonraki yetmiş beş yılını değerlendirme biçimini de doğrudan etkilemektedir.
Eğer NATO kaçınılmaz bir tehdide karşı zorunlu bir savunma örgütü olarak görülüyorsa, sonraki genişlemeleri ve müdahaleleri farklı yorumlanacaktır.
Eğer NATO savaş sonrası güç dengelerinin korunması amacıyla oluşturulmuş bir hegemonya mekanizması olarak görülüyorsa, sonraki gelişmeler de farklı bir anlam kazanacaktır.
Demokrasi Söylemi ve Tarihsel Çelişkiler
NATO kendisini uzun yıllardır demokrasi, özgürlük ve insan haklarının savunucusu olarak tanımlamaktadır.
Ancak tarihsel deneyim daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.
Soğuk Savaş boyunca NATO üyesi birçok ülkede askeri darbeler yaşanmış, olağanüstü yönetimler kurulmuş ve ciddi insan hakları ihlalleri gündeme gelmiştir.
Bu durum önemli bir soruyu beraberinde getirmektedir:
NATO’nun önceliği gerçekten demokrasi mi, yoksa asıl öncelik Batı blokunun stratejik bütünlüğünü koruyarak hegemonik güç sağlamak mıydı?
Bu soru bugün de güncelliğini korumaktadır. Çünkü uluslararası ilişkilerde demokrasi söylemi ile jeopolitik çıkarlar arasındaki ilişkinin sınırları hâlâ tartışmalıdır.
Silahlanma ve Toplumsal Maliyet
Soğuk Savaş yalnızca ideolojik bir mücadele değildi. Aynı zamanda tarihin en büyük silahlanma yarışlarından biriydi.
Nükleer silahlar geliştirildi. Yeni füze sistemleri üretildi. Devasa askeri bütçeler oluşturuldu. Milyarlarca dolarlık kaynak savaş hazırlıklarına ayrıldı. Bu süreç güvenliğin bedeline ilişkin yeni tartışmalar yarattı.
Oysa silahlara ayrılan kaynakların büyük bir kısmı eğitim, sağlık, barınma ve sosyal refah için kullanılabilirdi.
Bir toplumun güvenliği askeri güçle ölçülmemelidir. Endstrüel gelişmişlik, hak huku ve adalet normları, insanların iş, aş, sağlık ve eğitim güvencesi de güvenliği belirleyen esas unsurlardır.
Bugün de NATO ülkeleri askeri harcamalarını artırırken milyonlarca insan yoksulluk, eşitsizlik ve sosyal güvencesizlikle karşı karşıya yaşamaktadır.
Halkların Gözünden NATO
NATO’nun tarihi çoğu zaman devletlerin, generallerin ve hükümetlerin tarihi olarak anlatılır.
Oysa tarih yalnızca devletlerin hikâyesi değildir. Emekçilerin de tarihi vardır. Kadınların da tarihi vardır. Çocukların da tarihi vardır. Doğanın da tarihi vardır.
Askeri ittifaklar kurulurken, savunma bütçeleri hazırlanırken ve güvenlik stratejileri oluşturulurken alınan kararların sonuçlarını çoğu zaman geliştirilmemiş ülkeler, toplumların yoksul insanları yaşamaktadır.
Bu nedenle NATO’yu anlamak yalnızca devletlerin güvenliğini incelemek değildir.
Aynı zamanda şu soruyu sormaktır: Güvenlik kimin için sağlanmaktadır? Devletlerin mi? Sermayenin mi? Yoksa halkların mı?
Bu soruya verilecek cevap, NATO’nun geçmişine olduğu kadar geleceğine de farklı gözlerle bakmayı mümkün kılacaktır.
II. BÖLÜM-NATO’NUN DÖNÜŞÜMÜ: YENİ DÜŞMANLAR, YENİ SAVAŞLAR, YENİ CEPHELER
III. BÖLÜM-TÜRKİYE, HALKLAR VE GÜVENLİĞİN YENİDEN TANIMLANMASI
Birleşik Siyaset