Mete GÖNÜLTAŞ
Temmuz ayında Türkiye, dünyanın en güçlü askeri ittifaklarından biri olarak kabul edilen Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Ukrayna savaşının devam ettiği, Ortadoğu’nun yeni çatışma dalgalarıyla sarsıldığı, küresel silahlanma harcamalarının rekor seviyelere ulaştığı ve uluslararası sistemin yeni bir kutuplaşma sürecine girdiği bir dönemde gerçekleştirilecek bu zirve, yalnızca diplomatik bir toplantı olmanın ötesinde anlamlar taşıyor.
Resmî açıklamalara göre NATO bugün de kuruluş amacına bağlıdır: üye ülkelerin güvenliğini sağlamak, kolektif savunmayı güçlendirmek ve uluslararası istikrarı korumak. Yetmiş yılı aşkın süredir varlığını sürdüren ittifak, kendisini demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğü gibi değerlerin savunucusu olarak tanımlamaktadır.
Ancak NATO’nun tarihsel serüveni incelendiğinde daha karmaşık bir tablo ortaya çıkmaktadır.
1949 yılında Sovyetler Birliği’nin etkisine karşı kurulan ittifak, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte varlık nedenini kaybetmesi beklenen kurumlardan biri olarak görülüyordu. Çünkü NATO’nun kuruluşunu meşrulaştıran temel tehdit ortadan kalkmıştı. Buna rağmen NATO dağılmadı. Aksine genişledi. Yeni üyeler kabul etti. Operasyon alanlarını Avrupa sınırlarının dışına taşıdı. Afganistan’dan Libya’ya, Balkanlar’dan Hint-Pasifik tartışmalarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada etkili olmaya başladı.
Bu dönüşüm beraberinde önemli soruları da getirdi.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra NATO neden varlığını sürdürdü?
Bir savunma ittifakı olarak kurulan örgüt hangi süreçler sonucunda küresel ölçekte müdahale kapasitesi geliştirdi?
Güvenlik kavramı nasıl tanımlandı ve kimlerin güvenliği öncelikli hale geldi?
Bu sorular yalnızca uluslararası ilişkiler uzmanlarının tartıştığı teorik meseleler değildir. Çünkü alınan kararlar milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkilemektedir.
Bir askeri operasyon haritalar üzerinde stratejik başarı olarak değerlendirilebilir. Ancak aynı operasyonun sonucunda kaç insanın yerinden edildiği, kaç çocuğun eğitim hakkından mahrum kaldığı, kaç ailenin yaşamını kaybettiği ve doğal çevrenin ne ölçüde zarar gördüğü çoğu zaman ikinci plana itilmektedir.
Oysa güvenlik yalnızca sınırların korunması anlamına gelmez. İnsanların yaşam hakkının, toplumsal refahın, kadınların güvenliğinin, çocukların geleceğinin ve doğanın sürdürülebilirliğinin korunamadığı bir yerde gerçek güvenlikten söz etmek zordur.
Bu nedenle NATO’yu yalnızca devletler arası güç dengeleri üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. İttifakın kararlarının toplumlar üzerindeki etkilerine de bakmak gerekir.
Bugün NATO’nun karşı karşıya olduğu tartışmalar yalnızca Rusya-Ukrayna savaşıyla sınırlı değildir. İttifak üyeleri arasında birçok konuda ciddi görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Irak’ın işgali sırasında ortaya çıkan çatlaklar, Libya müdahalesine yönelik farklı değerlendirmeler, Gazze konusunda yaşanan görüş ayrılıkları ve son olarak İran’a yönelik askeri operasyonlar sonrasında ortaya çıkan farklı tutumlar, NATO’nun sanıldığı kadar yekpare bir yapı olmadığını göstermektedir.
Bu durum NATO’nun geleceğine ilişkin yeni soruları gündeme getirmektedir.
İttifak üyeleri ortak bir güvenlik anlayışına sahip midir?
Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri arasında giderek belirginleşen stratejik farklılıklar NATO’nun geleceğini nasıl etkileyecektir?
Artan savunma harcamaları toplumsal refah politikalarını nasıl şekillendirecektir?
Küresel iklim krizi, göç hareketleri ve ekonomik eşitsizlikler gibi askeri olmayan tehditler karşısında NATO nasıl bir rol üstlenmektedir?
Bu yazı dizisi, NATO’nun tarihini, dönüşümünü, müdahalelerini ve günümüzdeki rolünü eleştirel bir bakış açısıyla incelemeyi amaçlamaktadır. Ancak amaç peşin hükümler vermek değildir. Amaç, çoğu zaman görünmez hale gelen soruları yeniden görünür kılmaktır.
Önümüzdeki bölümlerde NATO’nun kuruluşundan başlayarak Soğuk Savaş sonrası dönüşümünü, askeri müdahalelerini, Rusya ile ilişkilerini, Türkiye’nin ittifak içindeki konumunu, artan silahlanma politikalarını ve savaşların toplumsal sonuçlarını birlikte değerlendireceğiz.
Türkiye’de gerçekleştirilecek zirve, bu tartışmalar için önemli bir fırsat sunmaktadır. Çünkü NATO’nun geleceği tartışılırken aslında yalnızca bir askeri ittifakın değil, güvenlik kavramının kendisinin de yeniden tanımlandığı bir döneme tanıklık ediyoruz.
Asıl soru şudur:
Yirmi birinci yüzyılda güvenlik kimin için, ne pahasına ve hangi bedeller karşılığında sağlanmaktadır?
Fotoğraf: Marek Studzinski/Unsplash
I. BÖLÜM-SOĞUK SAVAŞIN ÖTESİNDE BİR DÜZENİN İNŞASI; NATO’NUN DOĞUŞU
II. BÖLÜM-NATO’NUN DÖNÜŞÜMÜ: YENİ DÜŞMANLAR, YENİ SAVAŞLAR, YENİ CEPHELER
III. BÖLÜM-TÜRKİYE, HALKLAR VE GÜVENLİĞİN YENİDEN TANIMLANMASI
Birleşik Siyaset