Mete GÖNÜLTAŞ
Güvenlik Kimin İçin?
NATO üzerine yürütülen tartışmaların büyük bölümü devletlerin güvenliği üzerinden yapılmaktadır.
Askeri kapasite, füze sistemleri, savunma bütçeleri, ittifak stratejileri, jeopolitik dengeler bu tartışmaların merkezinde yer alır. Oysa bütün bu değerlendirmelerde çoğu zaman görünmeyen bir taraf vardır: Halklar.
Çünkü savaşlara karar verenler çoğunlukla siyasal ve askeri elitlerdir. Ancak savaşların bedelini ödeyenler çoğu zaman emekçiler, kadınlar, çocuklar ve yoksullardır.
Bu nedenle NATO’yu yalnızca devletlerin güvenliği açısından değil, toplumların yaşamı açısından da değerlendirmek gerekir.
Türkiye’nin NATO Deneyimi
Demokrat Parti Rejimi ekonomi politikalarını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu ucuz kredi ve yardımları alabilmek için, zaten taraftarı olduğu NATO’ya 18 Şubat 1952’de resmen üye oldu.
Dönemin yöneticileri Sovyetler Birliği’nden gelebilecek tehditlere karşı Batı ittifakına dahil olmayı bir güvenlik garantisi olarak gösterdiler. Ne var ki Sovyetler Birliği gerek Kurtuluş Savaşı sırasında gerekse Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye karşılıksız destek sağlamıştı
İç dinamizme ve halkına güvenmeyen işbirlikçi iktidar yüzünden, yetmiş yılı aşkın süre boyunca Türkiye NATO’nun en önemli üyelerinden biri oldu. Kore Savaşı’ndan Afganistan’a kadar birçok operasyonda görev aldı. Askeri üsler kuruldu. Ortak savunma planlamaları geliştirildi. Türkiye ittifakın güneydoğu kanadının temel ülkelerinden biri haline geldi. Ancak bu tarih yalnızca iş birliğinin değil, aynı zamanda bağımlılık ve gerilimlerin de tarihidir.
Johnson Mektubu,
Kıbrıs ambargosu,
S-400 krizi,
Suriye politikaları ittifak içindeki çıkar farklılıklarını açık biçimde ortaya koymuştur.
Güvenlik mi, Bağımlılık mı?
Türkiye’de NATO tartışmalarında egemen görüş NATO’yu vazgeçilmez bir güvenlik garantisi olarak göstermektedir. Egemen olamayan çoğunluk NATO’yu yalnızca dış müdahalenin aracı olarak değerlendirmektedir. Oysa mesele daha karmaşıktır. Eleştirel bakış açısından değerlendirildiğinde NATO üyeliği yalnızca bir askeri ittifak ilişkisi değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin dış politika tercihlerini, savunma planlamasını ve güvenlik anlayışını etkileyen yapısal bir çerçevedir. Bundan dolayı Türkiye gerçekte güvenlik politikalarını kendi toplumsal ihtiyaçları doğrultusunda belirleyememektedir. Çünkü ittifak sisteminin önceliklerinden etkilenmektedir.
Bu bakış bize NATO’nun yalnızca askeri değil, siyasal bir mesele olduğunu göstermektedir.
Komşularla İlişkiler ve Bölgesel Barış
Türkiye tarihsel olarak Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz, Akdeniz ve Ortadoğu arasında yer alan önemli bir ülkedir. Bu coğrafya aynı zamanda farklı halkların, kültürlerin ve ekonomik ilişkilerin kesişim alanıdır.
Eleştirel yaklaşımlar NATO üyeliğinin Türkiye’nin bölgesel ilişkilerini çoğu zaman kimin için olduğu belli olmayan güvenlik merkezli bir bakış açısına sıkıştırdığını savunmaktadır. Bu görüşe göre komşularla kurulabilecek ekonomik, kültürel ve toplumsal ilişkiler askeri ve jeopolitik önceliklerin gölgesinde kalmaktadır. Oysa halklar arasındaki ilişkiler yalnızca askeri dengeler üzerinden kurulmaz.
Ticaret, kültürel etkileşim, eğitim, bilim, enerji iş birliği, ortak kalkınma projeleri barışın en güçlü dayanakları arasında yer almaktadır.
Silahlanmanın Toplumsal Bedeli
Güvenlik politikaları yalnızca dış politikayı değil, bütçeleri de şekillendirir. Savunma harcamalarına ayrılan her kaynak aynı zamanda başka bir tercihi ifade eder.
Bir ülke milyarlarca doları silahlara ayırırken; okulların, hastanelerin, barınma projelerinin, sosyal destek programlarının hangi ölçüde finanse edildiği sorusu da önem kazanır. Bu nedenle güvenlik tartışması askeri olmaktan çok sosyal ve ekonomik bir tartışmadır. Çünkü her bütçe tercihi toplumun geleceğine ilişkin bir tercihtir.
Kadınlar, Çocuklar ve Emekçiler
Savaşların gerçek sonuçları askeri raporlarda tam olarak görünmez.
Bir bombardımanın ardından okulunu kaybeden çocuk, zorunlu göçe maruz kalan aile, işini kaybeden emekçi, hayatını yeniden kurmaya çalışan kadın çoğu zaman stratejik analizlerin dışında kalır.
Oysa savaşların en ağır yükünü onlar taşır. Bu nedenle güvenlik yalnızca sınırların korunması değildir. Güvenlik aynı zamanda çocukların eğitim hakkıdır. Kadınların şiddetten uzak yaşayabilmesidir. Emekçilerin insanca çalışma koşullarına sahip olmasıdır. Toplumun geleceğe umutla bakabilmesidir.
Doğa da Savaşların Mağdurudur
Modern savaşlar yalnızca insanları değil, doğayı da hedef almaktadır.
Bombardımanlar, yangınlar, kimyasal kalıntılar, askeri tesisler, yoğun yakıt tüketimi ekosistemler üzerinde uzun yıllar süren etkiler bırakmaktadır.
Kirletilen nehirler, zarar gören tarım alanları, yok edilen ormanlar savaşların görünmeyen sonuçları arasındadır. Bu nedenle çevre güvenliği ile insan güvenliği birbirinden ayrı düşünülemez.
Yaşanabilir bir çevrenin olmadığı yerde kalıcı güvenlikten söz etmek mümkün değildir.
İnsan Güvenliği ve Alternatif Bir Yaklaşım
Son yıllarda uluslararası alanda farklı bir güvenlik anlayışı gelişmektedir.
Bu yaklaşım “insan güvenliği” olarak adlandırılmaktadır. İnsan güvenliği devletleri değil, insanları merkeze koyar. Bu anlayışa göre güvenlik yalnızca askeri tehditlerden korunmak değildir.
Aynı zamanda: açlıktan, yoksulluktan, eşitsizlikten, ayrımcılıktan, çevresel yıkımdan, şiddetten korunabilmektir. Bu bakış açısı NATO gibi askeri ittifakları da farklı bir gözle değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır.
Çünkü güçlü ordulara sahip olmak, insanların güvende olduğu anlamına gelmeyebilir.
Halkların Güvenliği Mümkün mü?
Bugün dünya tarihinin en yüksek askeri harcamalarından bazılarını yapmaktadır.
Silah üretimi artmaktadır. Yeni savaş teknolojileri geliştirilmektedir. Ancak aynı zamanda: iklim krizleri büyümekte, gelir eşitsizlikleri derinleşmekte, milyonlarca insan göç etmekte, savaşlar sürmektedir. Bu tablo yeni bir soruyu gündeme getirmektedir: Gerçek güvenlik daha fazla silahla mı sağlanacaktır?
Yoksa daha adil, daha eşitlikçi ve daha dayanışmacı bir dünya ile mi? Bu çalışmanın savunduğu yaklaşım ikinci seçeneğin daha umut verici olduğudur. Çünkü halkların güvenliği, askeri blokların büyümesinden çok; demokrasiye, sosyal adalete, eşitliğe, uluslararası dayanışmaya, barışçıl iş birliğiyle doğanın korunmasına bağlıdır.
Sonuç İçin
NATO’nun tarihini tartışmak yalnızca bir askeri ittifakı tartışmak değildir.
Aynı zamanda şunlar tartışmaktır:
Güç nedir?
Güvenlik nedir?
Savaşların bedelini kim öder?
Toplumlar hangi önceliklerle yönetilmelidir?
Yetmiş beş yılı aşkın NATO deneyimi göstermiştir ki güvenlik yalnızca askeri bir mesele değildir.
Gerçek güvenlik; çocukların geleceğinde, kadınların özgürlüğünde, emekçilerin refahında, halkların barış içinde yaşayabilmesinde ve doğanın korunmasında anlam kazanır.
Belki de bugün sorulması gereken şu en önemli sorulara yanıt vermeliyiz:
İnsanlık daha fazla silahla mı daha güvende olacaktır? Yoksa daha adil, daha eşit ve daha barışçı bir dünyayla mı?
SONUÇ: NATO DAĞILMALIDIR
Bu çalışma boyunca NATO’nun kuruluşunu, Soğuk Savaş yıllarındaki rolünü, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki dönüşümünü, askeri müdahalelerini, genişleme politikalarını ve Türkiye ile ilişkilerini ele aldık.
Ortaya çıkan tablo şunu göstermektedir: NATO bir savunma ittifakı değildir.
Kurulduğu günden bu yana Batı merkezli uluslararası güç sisteminin askeri dayanaklarından biri olmuş, Soğuk Savaş sonrasında ise yeni tehditler ve yeni müdahale alanları tanımlayarak varlığını sürdürmüştür.
Yetmiş beş yılı aşkın süren varlığı boyunca NATO’nun faaliyetleri dünyanın daha barışçıl bir yer haline gelmediğini göstermektedir!
Aksine insanlık; artan askeri harcamalara, büyüyen silah sanayiine, yeni savaşlara, zorunlu göçlere, çevresel yıkımlara ve derinleşen uluslararası gerilimlere tanıklık etmektedir.
Bosna’dan Afganistan’a, Kosova’dan Libya’ya, Ukrayna’dan Ortadoğu’ya kadar uzanan geniş coğrafyalarda savaşların bedelini ödeyenler çoğu zaman karar vericiler değil halklar olmuştur. Çocuklar olmuştur. Kadınlar olmuştur. Emekçiler olmuştur. Yoksullar olmuştur. Doğa olmuştur.
Türkiye açısından da NATO üyeliği yalnızca bir güvenlik ilişkisi olarak değerlendirilemez.
Bu üyelik, Türkiye’ni dış politika tercihlerini, güvenlik anlayışını ve bölgesel ilişkilerini etkileyen yapısal bir çerçeve oluşturmuştur.
Bugün artık sorulması gereken soru NATO’nun nasıl güçlendirileceği değil, insanlığın güvenliğinin nasıl sağlanacağıdır.
Gerçek güvenlik; daha fazla füze sisteminde değil, daha fazla askeri üste değil, daha büyük savunma bütçelerinde değil, halkların eşitliğinde, demokraside, uluslararası dayanışmada, sosyal adalette, ekolojik dengede ve barış içinde bir arada yaşama iradesindedir. Bu nedenle NATO’nun geleceği insanlığın geleceği olarak sunulmamalıdır.
İnsanlığın geleceği askeri blokların büyümesinde değil, onların aşılmasındadır.
Bu çalışmanın vardığı sonuç açıktır:
NATO eğer vardıysa; tarihsel misyonunu tamamlamış bir askeri bloktur. Dünya halklarının ihtiyacı yeni silahlanma yarışları değil, yeni bir barış ve dayanışma düzenidir. Bu nedenle NATO dağılmalıdır.
Yerini halkların eşitliği, ülkelerin egemen eşitliği, bölgesel iş birliği, silahsızlanma ve barışçı ortak güvenlik ilkelerine dayanan yeni uluslararası ilişkilere bırakmalıdır.
Çünkü insanlığın ihtiyacı daha fazla savaş hazırlığı değil, daha fazla barıştır!
“Çünkü insanlığın ihtiyacı daha fazla savaş hazırlığı değil, daha fazla barıştır”
Birleşik Siyaset